Seyyid Bilal

Sinop’un manevi sahibi Seyyid İbrahim Bilal Hazretlerinin türbesi de bakın şurada, camdan görebilirsiniz. Eğer evi tutarsanız, O’na da komşu olacaksınız. Ne düşünüyorsunuz?
a) Ne düşünmeliyim?
b) Hiç düşünme bence.
c) Hayırlısı olsun, hayırlısı
d) Hepsi
D şıkkı, hepsi oldu. Penceremden bakınca her gün avuç avuç insanın türbeye geldiğini görüyorum. Kadınlar, ihtiyarlar, çocuklar… Türbe ise nurdan bir neşter gibi misafirlerinin üzerine inip kalkıyor. Ziyaretçilerin ruhlarındaki urları, mikropları çıkarıyor.
Seyyid İbrahim Bilal Hazretleri Hz. Hüseyin Efendimizin torunlarından. Sinop’ta şehit edilmiş. Sinop’ta, yani yağmur şehrinde… Şehirdeki bitmek bilmeyen yağmurların sebebi de belki bu şahadettir. Bir Seyidin dökülen kanını yıkamak için kaç yüzyıl daha yağmur yağması gerekecek bilmiyorum. Gökyüzü ne kadar daha üzerimizde bağıracak bilmiyorum.
İsterseniz sizi hikâyemizin başına götüreyim. M.S. 675 yılına. İstanbul’un Ömer İbn-i Abdülaziz tarafından kuşatıldığı zamandayız. Bu şehir bir mıknatıs sanki… Binlerce el, binlerce göz, binlerce kılıç sesi var geçmişinde. Şu anda da pek çok Müslüman yollara düşmüş İstanbul’a doğru ilerliyor. Güzel torun da orada… Kuşatmadaki gazilere yardım etmek amacıyla Orta Asya’dan gönüllü olarak Türk savaşçıları sağlamış. Bir gemi dolusu Türk yiğidi Seyyid Bilal Hazretleri’nden gelen peygamber kokusuyla hipnotize olmuş bekleşiyorlar. Resmi gözünüzün önüne getirin. Gemiye binen yiğitleri görüyor musunuz? Karadeniz kıyısından İstanbul’a doğru gidecek gemiye yerleşiyorlar. Başları dik. Dudakları pembe… Şehit olacaklar. Bu gemiye adım attıklarında hayatları makasla kesilecek… Nedense bu manzarayı gözümde canlandırırken duvara yaslanmış kargacık burgacık bir adam da görüyorum. Gemiye binmeyen bir adam… Tıkır tıkır işleyen ticaretini, ailesini ardında bırakmaya kıyamayan biri. Zavallı! Belki böyle biri yoktur. Belki de vardır kim bilir? Gemiye binenlere ağzı bir karış açık bakıyor. Bazen yüzünü görebiliyorum onun. Bana benziyor. Ben olabilir miyim? İyice yaklaşıyorum. Siliniyor.
Gemi hareket ediyor. Seyyid İbrahim Bilal Hazretlerinin kardeşi Seyyid Ali Ekber Hazretleri de gemide. Bir müddet sonra gökyüzü olacakların yasını erkenden tutmak ister gibi hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. Resme başınızı uzatıp iyice bakın. Rüzgârın ah çekişini duyuyor musunuz? Dalgaların gemiye başlarını vuruşunu görüyor musunuz? Tabiatın yası yüzünden gemi bir o tarafa bir bu tarafa doğru sürükleniyor. Tayfalardan hastalananlar, yaralananlar var. Sinop limanına sığınıyorlar sonunda.
Sinop’a ilk geldiğimde oğlum elimden fırlayıp bir caminin avlusuna girmişti. Ona yetişmek için vızır vızır geçen arabaların arasından koşturmuştum. İnsanları itmiştim. Sonra ben de Alaaddin caminin avlusuna adım attım. O avlu bu dünyayla başka bir dünyanın sınırı gibiydi. Dışarıda bütün hengâmesiyle hayat devam ederken o avluda hayat zamanlar üstüne çıkmıştı. Bunu sadece ben değil, Sinop’a gelen herkes fark ediyormuş meğer. Burası Seyid İbrahim Bilal’in askerleriyle yerleştiği, çadırlarını kurduğu, hasta olanlarını tedavi ettikleri yermiş. Onlarca delikanlının şehit olduğu yermiş. İbrahim Bilal Hazretlerinin erkek kardeşi Seyyid Ali Ekber Hazretlerinin şehit düştüğü yermiş. Gece yarısı baskına uğradıkları, kudurmuş atların üstlerine sürüldüğü, meşalelerin ortaya atıldığı, kılıç seslerinin, kirli kahkahaların duyulduğu yermiş.
Oğlumun elinden tutuyorum. Şadırvandan gelen sesi dinliyoruz. Dertli su yüzyılladır o geceyi anlatıyor. Türk aslanlarının uyanıp kılıçlarına sarılışlarını duyuyoruz. Seyyid Bilal Hazretlerinin etrafını çeviriyorlar. Ona ve kardeşine yaklaşmak isteyenlerin üstlerine kılıçlarıyla, dişleriyle, yerden alıp fırlattıkları taşlarla, toprakla saldırıyorlar.
Dertli su… Abdest alan insanların ellerine yüzlerine ayaklarına kapanarak hâlâ ağlıyor.
Hâlbuki Seyyid Bilal Hazretleri Sinop’a geldiklerinde ilk iş olarak etrafı yüksek kulelerle çevrili olan kaleye gitmişti. Gemilerinin bakımı ve hastaların iyileşmesi için zamana ihtiyaçlarını olduğunu söylemiş ve gerekli konaklama sebebiyle tekfura vergi ödemişti. Bu vergi karşılığında ise kendilerine her türlü güvence tahsis edilecekti. Fakat Seyyid Bilal Hazretleri kaleden ayrılınca tekfur hazırlıklara başladı. Bu geminin İstanbul’a niçin gideceğini kısa zamanda öğrenecekti.
Alaaddin camiinin avlusundan ayrılıp Seyyid Bilal Hazretlerinin türbesinin olduğu tepeye doğru oğlumla yürümeye başlıyoruz. Bu yolda sağlı sollu dükkânlar ve evler var. Yıllar önce Seyyid Bilal efendimizin atının üstünde dövüşerek çıktığı bu tepeden şimdi arabalar, işlerine yetişmeye çalışan insanlar inip çıkıyor.
Hâlbuki yüzyıllar önce Seyyid İbrahim Bilal Hazretleri sağ kalan birkaç cengâverle atlarını sürerek tam yanımızdan geçmişti. Tekfur ve askerleri ise gözleri dönmüş bir vaziyette onları kovalıyorlardı. Belki de tam adımımızı attığımız bu yerde bir Türk delikanlısı şehit olmuştu. Atının üzerinden burada devrilmişti. Adı Orhan olabilir mi? Yirmili yaşlardadır muhakkak. Babası Orta Asya’daki bir dağ köyünde demircidir. Annesi ise keçi sütünden peynirler yapıyordur. Allah’a sırtlarını yaslamış iki ihtiyardır onlar. Dünyada Sinop diye bir yer olduğunu bilmiyorlardır.
Sonunda türbenin olduğu yere geldik oğlumla. Küçük bir camiinin içinde bulunuyor Seyyid İbrahim Bilal Hazretlerinin türbesi. O da dedesi Hz. Hüseyin gibi kavuşmuş Mevla’mıza. Kılıç pak boynuna değmiş. Hz.İbrahim Bilal ise şehit edildikten sonra güzel başını kolunun altına koymuş ve bu tepeye çıkmış. Ağır ağır…
Bunu gören tekfur ve adamları ne yapmıştır sizce?
a) Korkmuşlardır
b) Kaçmaya başlamışlardır
c) Yaptıklarına pişman olmuşlardır
d) Hepsi
Cevap D şıkkı hepsi. İzliyor musunuz? Tekfur yere çöküyor. Elindeki kılıç savruluyor. Sesler ağır çekim bir filmdeymiş gibi karışıyor. Nefes alamıyor. O an Seyyid Bilal efendimizle ilk kez karşılaştığı kaledeki an geliyor gözünün önüne… Seyyid İbrahim Bilal Hazretlerinin kendileri için güvence istediği o an…
Sizce tekfur ölene kadar bu görüntüyü kaç kere hayal etmiştir?
Sayfayı çevirelim. Yeni bir bölüme geldik. Bu bölümün başlığının adı: “Tekfur’un Pişmanlığı”
Tekfurun mezarına bakıyoruz oğlumla. Buraya gömülmek istemiş. Seyid Bilal Hazretlerinin kapısının dibine… “Türbeye gelen her kişi önce benim üzerime bassın” diye vasiyet etmiş. Milyonlarca kez basılmış yüzüne… Kalbini milyonlarca ayak çiğnemiş. Selçuklu döneminde ise bu çileye el uzatılıp türbenin kapısı değiştirilmiş. Artık türbeye başka bir yönden giriliyor. Yıllarca eşikte bekledikten sonra dergâha adımını atabilmiş bir derviş gibi şimdi tekfur… Seyyid Bilal Hazretlerinin sandukasının yanındaki küçük mezar onun. Sanki burada dizlerinin üzerine oturmuş Seyyid Bilal Hazretlerini seyrediyor. Buraya gömüldüğünden beri bir an gözünü başka yere çevirmemiş. Dudaklarını okumaya çalışıyorum tekfurun. “Efendim…” diye fısıldıyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Karamelli Dondurma

Heyecanla kumun üzerine şekiller çiziyor, karmaşık işlemin sonucunu arıyordu. Yaklaştığımda biraz tanıdık geldi. Alnındaki çizgiler uzamış, kaşlarının üstüne…