ŞİİR NEREDEN GELİR

Sorabilir miyim kitabıma
ben mi yazdım onu gerçekten
Pablo Neruda

Şairler “Ben” kelimesini ne kadar severlerse sevsinler sezgileri onları şiirin kaynağına götürür bir gün. Valery, “İlk mısra Tanrı’dan” diyerek şiirin anahtarını gaybın eline verirken, Rilke “Beklememelisin” adlı şiirinde “Ben”i asıl sahibine iade eder:
“Beklememelisin Tanrı sana gelene ve diyene kadar: Ben’im.
Bir Tanrı ki itiraf eden gücünü anlamsız.
Bilmelisin baştan beri esiyor içinde Tanrı
ve kalbin tutuştuğunda ve sır vermediğinde orada yaratıyor.”
Tutuşan bir kalbe ihtiyaç var. Tutuşan ve sır vermeyen. Şems Mevlâna’ya bu yüzden uzattı meşalesini. Perende’ydi, görevini yaptı ve uçtu. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled tanıklık etti savrulan küllere: “Babam, onun ayrılığıyla deli divane oldu. Fetva veren bir âlimdi, bir âşık, bir şair oldu. Zahit idi, meyhaneci oldu. Fakat üzüm şarabı sunan bir meyhaneci değil, nurdan şaraplar sunan bir meyhaneci oldu…” Şiirin esrikliği aşktandı. Şair ancak bu esriklikle “ben”i aradan çıkarabilirdi. Divanı-ı Kebîr’deki şiirlerinin altına kendi adını yazmadı Mevlâna, “Şems” diye mühürledi. Şiirinden adını uzaklaştırabilen bir kahramana tanık oldu dünya! Şems Şems miydi hem? Güneşin etrafında kaç güneş dönüyordu! Kaç ip kopuyordu saçılsın diye tespihler! Kafiyeler, vezinler ve harfler nasıl teslim oluyordu Sevgili’nin önünde: “Ben kafiye düşünüyorum oysa sevgilim bana / Vechimden başka bir şey düşünme diyor…”, “Bu Mesnevi bir mânâdır yoksa feûlun, fâilat değil…”, “Nedir ki harf! Üzüm bağının çitten duvarı!” Şiir artık sarhoşluktan başka bir şey değildi. Yekpare bir anlam kütlesinin peşinde koşanların nüfuz edemeyeceği bir dağınıklık. Evet, şiir âhenkli bir dağınıklıktı çekim gücü olan ruhların yörüngesinde seyreden. Esriklik çözerdi dili, faş ederdi sırrını nazmın: “Bugün seher vaktinden beri darmadağınığız, sarhoşuz / Madem ki darmadağın olmuşuz, darmadağın sözler söyleyelim.” Benlik kayası ufalanınca şiir kumu çıkıyordu ortaya. Çöl rüzgârının oradan oraya sürüklediği, vahalar arayan kum.
“Ben” dönüşüme uğrayınca “Şiir” de dönüşüme uğruyor ve şairin biricik derdi olmaktan çok, kırık bir merdivene inkılap ediyordu gökle arasındaki mesafeyi daraltan. Çok geçmeden o da fazla geliyor ve merdiveni paramparça etmek için yanıp tutuşuyordu şair: “Ey dil ile söylenen söz / Ben ne vakit senden kurtulacağım da / Marifet güneşinin nuru ile gerçek padişahı bulacağım / Dilden de, kıtadan da, şiirimden de bıktım artık.” Görklü nazar, belli ki Simurg’a kanatlanmıştı. Her şey fazla geliyordu ona, O’ndan başka her şey. Kanatları bile!
Merdiven kırıldığında gök ruha iniyor ve şairi maddeye boyun eğmekten kurtarıyordu. Tam da bu noktada dünyayı mantıktan ibaret gören Hegel’in sözleri şaşırtıyordu bizi. Maddeyle ilişkilerine göre sınıflandırıp, maddeden kurtulduğu oranda rütbe verdiği sanatların en tepesine şiiri oturtarak ona “Külli sanat” payesini vermesi doğrusu göz ardı edilemeyecek bir dikkatti. Büyük şiiri, “İlâhî ile insanî olanın içten birleşmeleri,” olarak tanımlayan Hegel, objektif ve sübjektif sanatları öyle bir elekten geçiriyordu ki söz sahibinin düşünsel kimliği konusunda hayrete düşürüyordu okuyanları: “Mimari, yıldızların ötesinde tahtında oturan uluhiyeti hatırlamakla yetinir; heykeltıraşlık onu yere indirir. Musiki sonsuz olanı histe toplar; şiir ona hakkı olan hudutsuz sahayı, tabiat ve tarihi verir. Onun şaire ilham veren Tanrı gibi kudreti sonsuzdur ve bitip tükenmek bilmez.”
İlahî ve insani olanın içten birleşmesi içinse ciddiyet ve ıstıraba ihtiyaç vardı. Istırap güneşinin düşmediği bütün meyveler kurtluydu, bütün başaklar yenik. Şaire çalıştığından başka bir harman yoktu. Goethe’ye göre sanat bir çeşit dinsel manada, derin ve sarsılmaz bir ciddiyette barınmaktaydı. Çoğu zaman dinle birleşmeye meyletmesinin nedeni buydu. Doğrusu bu birleşme Tanrı’nın şaire bir üst dil bağışlamasıyla sonuçlanırdı. Dil zaten Tanrı bağışıydı Âdem’e. İsimleri öğretenin kudreti, “beyan”ın her katmanını öğretmeye yeterdi. Her şair yeni bir âdemdi Hz. Âdem’den insanlığı devralan. Dünyanın neresinde batırırsa batırsın hokkasına, kâh cennet mürekkebiyle, kâh cehennem mürekkebiyle dolardı kalemi. Goethe’nin samimi bir itirafla söz aldığını görüyoruz bu vadide şairler adına: “Yaradılış gözyaşı vermiş bize, acının çığlığını vermiş / İnsan artık dayanamaz gibiyse, üstelik / Ezgiler, sözler bağışlamış bana, yaramı / Bütün derinliğiyle dile getireyim diye; / Ve acıdan dili tutulunca insanın, bir Tanrı / Çektiğimi anlatayım diye bana dil vermiş.”
Goethe’den bahsedip de, “Ben o kuşum ki sabah akşam ıslığım arş damından gelmektedir,” diyen hocası Hafız’dan söz etmemek olmaz. Gökle olan ilintisini hangi şair bu kadar neşeli şakımıştır! Gök neşesinin örtemeyeceği hiçbir acı yoktur artık. Istırap onu ateşiyle korkutamaz. Çünkü o kuşun arş damından gelen ıslığı evreni doldururken, bir mum gibi ayakta durup yanmaya hazırdır o. İşte dilin acze düştüğü anlar, şiirin ürkek kanat seslerinin duyulduğu bu anlardır. Kalplerin ancak kalemi yaratanın adını anmakla yatıştığı bu vakitlerde susmak konuşmaktan evladır: “Kalemde aşk sırrını izhar edebilecek dil ne gezer! İştiyak sözü anlaşılamaz ki! O söz anlatılmadan da ötedir.”
O söz aşkın bir sözdür, evet, bir karşılaşma edimi içerisinde ortaya çıkmıştır ve sıradan değildir. Ne çok varlıkla karşılaşmıştır şair, varlığını anlamlandıran. Her suret bu karşılaşmada yeniden şekillenmiş yepyeni bir resim olarak düşmüştür hafızaya. Psikoterapinin öncülerinden Rollo May: “Yaratıcılığı isteyemeyiz. Ama kendimizi adayışın ve teslimiyetin yoğunluğuyla karşılaşmaya vermeyi isteyebiliriz,” derken acaba farkında olmadan şiirin kodlarını mı vermektedir: Karşılaşma, Adayış, Teslimiyet. Belki de şiir insanın evrenle çarpışmasından doğan acz kıvılcımlarından başka bir şey değildir. Kudretini aczinden alan kıvılcımlar…
Şair bir kaynakçıdır belki varlıkları birbirine rapteden. Fakat Poe’nun anlatmadığı bir şeyler var. O, “Bir yazar, yapıtlarından birinin tüm oluşum sürecini aşama aşama anlatabilirse, bizim için ne kadar öğretici olurdu, diye düşünmüşümdür çok kez. Böyle bir denemenin bugüne kadar niçin yapılmadığına yanıt bulmak zordur; bunun suçlusu sanırım özellikle yazar beylerimizin kibridir. Çoğu yazar özellikle de şairler, yapıtlarını güzel bir çılgınlık içerisinde, kendinden geçmişçesine ilhamla yarattıklarına insanları inandırmayı seviyorlar…” diyerek Kuzgun şiirinin oluşum sürecini anlatır Yazmanın Felsefesi adlı yazısında. Şiirinin uzunluğundan, alanına, edasından, ritmine, mantığından nakaratına kadar her şeyi planlayarak inşa ettiğini söyler gözlerimizin içine bakarak. Çalışmaya itirazımız yoktur. İlhamı beklemekten değil, ilhamın peşinde koşmaktan yanayızdır. Fakat yine de Poe’nun anlatmadığı bir şeyler vardır; gözlerinden anlarız. Şiirin oluşum sürecinde şairinin bile neler olup bittiğini anlayamadığı karanlık odalardan söz etmemektedir o. Şair çektiği fotoğrafı karanlık odada maşasıyla hiposülfit eriyiğinde sallayarak olgunlaştıra dursun, kırmızı ışığın vurduğu fotoğraf kâğıdında şairin objektifine girmeyen şekiller ve renkler de yerini almıştır. Fakat şair bunu açıklamayacaktır okurlarına. Poe bahsetmese de bundan, asıl kibir budur.
Teslimiyet. Şairin zirvesi. Yunus’la karşılaşıyoruz orada. Kibri o zirveden yuvarlıyor aşağıya. Söz hazinesinin sahibini işaret ediyor. Sözün kaynağını açıklarken birkaç mısrayla yetinmiyor, bir ikna seansına giriyor coşkuyla. Ona göre şiirin kaynağının farkında olmak için sözün aslını bilmekten başka çare yok. Sözlerin aslını bilenlere sesleniyor ki, sözün nereden geldiğini ilan etsinler. Bakıyor ki sus pus olmuş şairler, “İy sözlerün aslın bilen gel di bu söz kandan gelür” sorusuna cevabı yine kendisi veriyor: “Söz aslını anlamayan sanur bu söz benden gelür…” Sözün aslını anlamayanlar bu sözün benden geldiğini sanırlar.
Yunus şairler adına verdiği cevapla kapatmaz meseleyi, sözün kudretini irdeleyip tahlil etmeye başlar. “Söz var kılur gönüli şâd söz var kılur bilişi yad / Eger horluk eger ‘izzet her kişiye sözden gelür…” Gönülü şad eyleyen de sözdür, tanıdığı yabancı eyleyen de. Alçalmanın da yükselmenin de sebebi sözdür. “Söz karadan akdan degül yazup okımakdan degül / Bu yüriyen halkdan degül Hâlik âvâzından gelür…” Siyahtan beyazdan doğmaz söz. Paradokslar kâfi gelmez döllemeye. Yazıp okumayla da elde edilemez. Bu yürüyen halkın da ona ulaşmaya gücü yetmez. Belli ki söz Yaratıcı’nın sesinden başka bir şey değildir. “Ne elif okıdum ne cim ne varlıkdandur kelecim / Bilmeye yüz bin müneccim tâli’üm ne ılduzdan gelür…” Elifle cimi okumak ne mümkün. Harfler midir bu ağır anlamları taşıyan! Anlamayı bana lütfeden Allah’tır. Yüz bin müneccimin dahi bilemeyeceği bir sırdır bu. Yıldızların da bu bilgiyle bir alakaları yoktur. “Şu’le bize aydan degül ‘ışk eri bu soydan degül / Rızkumuz bu evden degül deryâ-yı ‘ummândan gelür…” Ne ışığımız aydan gelmektedir, ne aşk erleri bu soydan! Rızkımız da bu dünya evinden değil, o uçsuz bucaksız ummandan gelir. “Evvel gönül levhinde Hak yazmışıdı çün bir varak / Bu şimdi okınan sebak ezel-i âzâldan gelür…” Gönül levhasında, Levh-i Mahfuz’da yazmıştır bu sözü Hak. Şimdi okunsa da ezeli bir geçmişten gelmektedir. “Evvel hitâb kılur câna cânı andan gelür tene / Biz âletüz bahâne ayruk ne elümüzden gelür…” Önce ruhlara seslenilmiş, oradan tene ulaşmıştır söz. Doğrusu biz sözü ileten bir vesileyiz ancak, elimizden başka bir şey gelmez. “Aklumuz ol levhe bakar gizli marazlarum açar / Söz gelür gönlüme akar söz dile ansuzın gelür…” O ilâhî levhaya nazar edince aklım, gizli hastalıklarım açığa çıkar. İşte o acıyla akar gönlüme, söz dile ansızın gelir. “Biz bir bahâne arada ayruk di elden ne gele / Hak çün emir eyler câna bu keleci andan gelür…” Bir bahaneden, bir perdeden ibaretiz biz, elimizden bir şey gelmez. Hak cana emreder de bütün mânâ zatından gelir. “Yûnus bu derd ile âh it kahr evinde neyler râhat / Bu derde dermân keferet bir âh ile sûzdan gelür.” Yunus bu dertle ah et, kahır evinde rahat ne gezer. Bu derdin dermanı, kefareti âh ile yanıp tutuşmaktan başka bir şeyde bulunmaz.
Döndük dolaştık, aynı yere geldik. Başakları alev alev yanan o harman yerine. Şair yabasıyla rüzgâra savururken samanla karışık buğdayı, kıvılcımlar eşlik ediyor söz nimetine; kalbi tutuşup da sır vermeyenlere bağışlanan.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts