Şiirde İstikâmet

“susuzleyin ebkem şiir neçe şiirdir”

Celâl Fedai

Bu gürültü nereye kadar devam edecek bilmiyoruz. Bunun gürültü olduğu üzerinde de herhangi bir ittifak sağlanmış değil. Sağlanması da beklenmiyor. Olan sadece şu: Şiir dediğimiz o şey, bütün genişliğiyle insanların üzerine gerilmiş duruyor. Kimileri onu güneşin zararlı ışınlarından korunmak için kullanıyor; kimi bir gölge biliyor. Bütün söylenceleri nasıl da taşıyor şaşmalı doğrusu. Bilinen, Aristoteles’ten bu yana şiir üzerine söz söylenme işinin devam ettiği. Bilinen diyoruz çünkü hiçbir surette şiir üzerine düşünme ve söylemeyi o zaman diliminden başlatmaya niyetimiz yok. 

Şiirin bir başlangıcı varsa eğer sanırım şurasıdır: Hz. Âdem ile Hz. Havva, cennetten dünyaya düşerken, cennet olandan tam nerede ayrıldılarsa, o lahzada Hz. Havva’nın Hz. Âdem’e değen ilk nazarında şiir vardır. Bunu böyle birden dile getirmiş olmak yadırganabilir. Ancak hangi tavır ve duyuşu şiir olarak imlediğimiz görülsün ki “istikâmetten” de kastımız ayan olabilsin. 

Bu nazar üzerinde biraz eğleşmeliyiz. Bu nazarın evveliyatına dair bir duyuşumuz olmadan âkıbetine dair ne fikir yürütebiliriz ne de muradımız doğrultusunda söz söyleyebiliriz. İnsan kendini, hazretlerin yerine koyamaz elbette ve hatta cennetten gelmiş olmanın bilgisine vakıf olamaz. Ancak yine de eğer cennete ve dünyaya dair türlü düşünceleri, endişeleri, umutları varsa zihnini bu uğurda biraz meşgul edebilir. Bu ilgi ve alakanın dozu arttıkça ortaya türlü duyuşlar çıkacaktır. Bu duyuşlar, o insan evladının yaşama uğraşında yönünü tayin edeceği gibi; dünya hayatını anlamlandırması sürecinde de yardımcı olacaktır.

Şiiri, bu nazara vuran ışığın kırılıp türlü renklere kalbolması olarak düşünebiliriz. Nasıl buradaki nazar insandan neşet eden bir nazarsa, bu kalbolma sonrasında peyda olan duyuşlar da aynı şekilde insanın yapıp etmelerinde bir yere ilişiyorlar. Bir ilk anlam var ortada ancak. Bu ilk anlam, bütün anlamların atası olmaklığıyla duruyor başta. Tıpkı Hz. Ali’nin, ilmin bir nokta olduğunu buyurması gibi… O noktayla bahsinde bulunmaya çalıştığımız nazar da anlam da bitişik. Onun dağılıp çoğalması bir taraftan olumsuz bir olaymış gibi görünüyor; diğer taraftan, o anlamın, o nazarın hiçbir şekilde yok olmayacağını müjdeliyor. Bir nokta bölünerek yok olamaz çünkü. Buradaki muhal olan, mümkün olacak olanı müjdeliyor işte. Hayatı müjdelere tutunarak yaşamaya çalışan bir insan teki için nazar da, nokta da, anlam da önem kazanıyor. “Sana zorsa bırak yanayım / Kolaysa esirgeme” deyişinden şairin ben bu müjdenin sesini duyuyorum. O kendi müjdesinin peşinde yol oldu gitti. 

Müjdeleyici olarak şiir

Biz dünyaya cennetten gelmedik. Geldiğimiz bir yer var elbette. Bu dünyanın dışında, ruh denen ve üstüne sorular sormanın, anlamına varmada pek de bir sonuç vermediği varlık, bu dünya hayatına başka bir yerden düşüverdi. Ruh kuşunun dönenip durduğu ten kafesiyse bu dünyada şekil buldu kendine. Dünya hayatının maddi pek çok nimeti ya da külfetiyle… Saçımız sakalımız, elimiz yüzümüz, gözümüz kulağımız dünyaya ait oluşlarıyla değişip duruyorlar. Ruhumuz değişip duruyor mu acaba? Eğer ruhumuz da tenimiz gibi sürekli değişiyorsa -büyümek de olabilir- gıdasını nereden alıyor? Tene katkı sağlayan maddi varlıkların karşısında insan ruhuna katkı sağlayan ve dolayısıyla manevi olacak olanlar nerede? 

Eşyanın ruhundan bahsedilir. Şiirin de bir ruhu olabilir mi peki? Şiiri insan olandan bağımsız görmediğimiz için şiirde de tıpkı insanda olduğu gibi ten ve ruh ayrımının -buradaki ayrım dünya hayatı için geçerli bir ayrımdır; çünkü ten ve ruhun birleştiği mekân olmaklığıyla mevzubahistir dünya- söz konusu olabileceğini düşünüyorum. Bu düş, müjdeyi görebilmemiz için gerekli. Müjdenin kime gerekli olduğu üzerinde de düşünmek gerekli elbette. Hz. Havva ve Hz. Âdem vesilesiyle zihnimizde yolculuğa çıkarsak; bir müjdeye kimin ihtiyaç duyacağını da duyumsayabiliriz. Dünya denen hayatta mahsur kalmış bir insan için bir müjde elbette gereklidir. Bunun ilk şartı da onun bu dünya hayatında “mahsur” olduğunu kavramasıdır. Aksi takdirde ne müjdeden bahis açabiliriz ne de bu müjdenin peşinde sürüklenip giden şiirden. Peygamberlerin de “müjdeci” sıfatıyla lütfedildiklerini hatırlarsak; insan teklerinin anlasalar da anlamasalar da müjdeye muhtaç olduklarını hissedebiliriz. Şiiri ve sanatı bu pencereden bakıp da idrak etme eğiliminde olanlar için bunun karşılığı vardır. Bütün yapıp etmelerinde olduğu gibi şiirde de “Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” buyruğunun takipçisi olacaktırlar. Eğer şiiri hayatın dışına itebilirsek o zaman insanoğlunda yer bulan değerleri de bu kuvvetin yanına göndermemiz gerekecektir. 

İstikamet dışı nereye dâhildir?

Şurası kesin: Şairler, şiiri bulundukları yere çekmede ısrarlı. Şairlerin elinde şiir, sürekli budanmaktan meyve vermeye takati kalmayan bir ağaca dönüşüyor. Şiir üzerine konuşmak ve yazmak elbette güzel bir şey… Fakat bundaki maksadı okumak gerekiyor. Şiiri savunan aslında neyi savunuyor? Şiirin şairlerin zannı üzere olması kabul edilebilir bir şey mi düşünülmeli. Fakat düşünülmesi gereken daha elzem konu şu: Şair, ısrarla şiirin hayata dâhil olduğunu söylediğinde; bununla birlikte, yaşamın dört bir elden kendini -kendimizi- kuşattığını ileri sürdüğü bütün halleri şiire mâlediyor olması. Şiir neticede insan sözü olmaklığıyla; bu “maliyeti” kaldırabilir. Buna kimse bir şey diyemez. Bu noktada gerçekleşen şudur zannımca: Şair, şiirden bir hisse almıyor. Yaptığı, kendinden şiire kattığı olmakla kalıyor. Bu kalış, sadece kendinde kalsa yine sorun değil. Şiirin “istikamet içinde müjdeleyici olan yanından” nasip alıp almamak elbette şairin kendisine kalmıştır. 

Kanaatimce şairin hayatla girdiği her türden cidal, şiirine aksedeceğine göre; şiirde aranan sorunlar evvela şairin kendisinde aranmalıdır. Bu noktada eminim ki az evvelki cümleden nasibi olanlar, ideal bir hayat tasavvuruyla yanıp tutuştuğumuzdan ötürü böyle bir cümlenin altına girdiğimizi düşünecektir. Düşünmekle de kalmayıp; şiirden anladığımızı “halk düşmanlığı” olarak bile değerlendirecektir. Bunlar görüp duymadığımız şeylerden de değil zaten. Ancak, yazının başından beri dilimizde dönen “muradı” anlamaya yönelik düşünce saatine girilse; hak verilmese de en azından neyin rakibi olunduğu anlaşılacaktır. Şair, insanlardan bir insandır. İnsanın yapıp etmelerinin sonsuz bir öznellikle okunduğu zihin kuşatmasında geçersiz görülebilir bunlar. Hayır, şair, insanlardan bir insandır. İnsaniyet, hayatiyet şiirin bir müjde olarak hem taşıdığı hem taşındığı yerdir. Oradan akan ırmağa ihtiyacı var insanlığın. İhtiyaç duymamak, bencil zihnin ürünüdür. Müjde aramamak da umutsuz… Oysa müjde; umuda yelken açan insana gebedir. 

Son nazarın değeri nerede?

Ben yine de yeryüzündeki son insanı merak ediyorum. Her şey olup bittikten sonra; dünya denen mekânın hükmü kaldırıldığı vakit; göçecek olan son insan teki nereye bakacak? Amerikan filmlerinde olduğu gibi jipine atlayıp, gaza sonuna kadar yüklenip gidebildiği kadar gitmeye mi çalışacak? Yoksa eğer kalmışsa, bir söğüt gölgesinde oturup, ölüm meleğinin gelmesini tebessümle bekleyip nazarı göksel olana mı yönelecek? Bununla ilgiliyim. İlk türden bir insanın dünyaya nazarındaki şiirin yazıldığını ve buna fazlasıyla pirim verildiğini düşünüyorum şimdilerde. Korkak, bencil, umutsuz, müjdelemeyen, nefret ettiren… İkinci türden insanın, gerçekten de bu yeryüzünü terk edecek son insan olduğuna inanıyorum. Bu inanç sayesinde şiirin müjdeleyici yanından umut kesmiyorum. Kesmem beklenemez de zaten. Gergin bir yay gibi dururken şu mısralar karşımda: 

 “Çağırdığım işte bu FECİR DEVLETİ
İnsanlığın yeni bir kader dönüşümünde
Mercan kitap ve doğurgan yaradan
Zamanın an an tanık olduğu
Bütün gerçekliğiyle sûrelerden
Gelecek yeni bir, bir insan ruhu
Yüzü hep dönük fecir devletine
Gönlünde hep cennetten bir site
İpek örtülerin hışırtısı
Gün yüzlü insanların gezintisi
Dillerinde ipekten yumuşak
Kılıçtan keskin ayetler
Gezinirler fecir yapısının ufkunda
Ve ben gözlerim onları
Her sabah gün doğarken
Güvercinler doğarken taraçalara
Fatihte
Oturduğum
Çatı
Katında”

1 adet yorum
  1. “Kanaatimce şairin hayatla girdiği her türden cidal, şiirine aksedeceğine göre; şiirde aranan sorunlar evvela şairin kendisinde aranmalıdır.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Alakalılar