ŞİİRE HAYATI ÇAĞIRMAK

Şiirin temelinin, şairin kaynağının nerede aranması gerektiği üzerine bir tespit yapılacak olsa “söz”ün başlangıcına kadar gitmek gerekir. Çünkü şiir, sözün ağızdan çıktığı ilk andan itibaren insanların arasındaki varlığını sürdüren bir “biz”denliğe aittir. Dünya üzerindeki her toplum şiiri kuşanmıştır ve şairler toplumda öyle ya da böyle varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Hayatın kendisi şiirdir sözünü etmek için başımızı kaldırıp şu akıp giden dünya düzenine bakmamız yeterlidir. Dünyanın dönüşü, mevsimlerin bir ritimle kapımızı çalması, bir kuşun zamanı gelince göç etmesi bir ahenkten başka bir şey değildir.
Şiirin sesini de ahenk oluşturur. Ahenk denen söyleyiş güzelliği şiirin ilk adımı sayılabilir. Diri söylenmiş bir şiirin ilk dizesi kendisini hemen ele verir ve şiirin bütünü için ipuçlarını sunar. Hatta bazı usta şairlerin şiirin ilk dizesini “asıl şiir” saymaları da bundandır.
Örneğin; Edip Cansever şiirlerinde şairin asıl gücü ilk dizededir. Şair söyleyeceğini ilk dizede söyler, geriye şiiri şerh etmek kalır. Cansever’in ilk dizeleri alt alta getirilecek olsa ortaya güzel bir kolaj çıkabilir. “Dize işlevini yitirdi.” dese de Cansever; onun şiirlerinin birçoğunda şiir gücünü bazen tek dizeden alır. “Mendilimde Kan Sesleri” şiiri, bütüncül bir şiir olmasına rağmen, hatta yer yer öyküsü olan bir şiir olmasına rağmen şiirin bazı dizeleri vardır ki hem ahenk olarak hem de verdiği mesajlar olarak şiiri ayakta tutmaktadır. “Dağılmış pazaryerlerine benziyor şimdi istasyonlar” dizesi tek başına bir şiirin yükünü kaldıracak güce sahip bir dizedir.
Şiirin özüne bakılacak olursa gizli ya da açık bir insanın nefesini hissetmek mümkündür. Şiirin bir insan yanı vardır. Hayatta olan her şeyin şiire girmesinde, şiirin gelenekten, gelecekten faydalanmasında bu insan yanının payı büyüktür. Şiirlerin nefes alıp verdiklerine inanmak gerek. Şiirin insanı hedef aldığına, insanı hedef gösterdiğine inanmak gerek.
Peki, şairi hayatın ortasından, dünya keşmekeşinden şiire çağıran güç nedir? Şiirin varlığını işaret eden, şiirin var olduğunu gösteren en büyük işaret diğer şairlerdir. Şair, diğer şairler ile şiirini geliştirir, şairliğine yön verir. Şiir okuyarak, şiirlerle içli dışlı olarak kişi şairliğini geliştirir. Özgün olma yolunda ilk adımlarını şiirlerle atar.
İyi şiirlerin ortasında bulunan kişi, iyi nedir bilerek şiirin dünyasına girer. Bu dünyaya girmek her zaman yazma noktasında olmayabilir. İyi şiirlerle hemhal olan bir kişi iyi bir şiir okuru olabilir.
Şiir hayatın kendisidir derken şiirin karmaşıklığı ve çizgilerinin belirlenmesi de düşünülmeli. Şiirin ne olduğu üzerine bir ortak nokta belirlemek kadar zor bir tez yoktur. Şiir direniştir, ayrılıktır, kavuşmaktır, zülf-i yârdir, bir tutam güldür, biraz topraktır ya da her şeydir. Şiire nasıl bakarsan aslında şiir odur. Böyle bir çeşitlilikler dünyasında şiir için çizgileri belirlenmiş bir beğeniden bahsetmek mümkün değildir. Şiir hayatın kendisiyse, şiirin içindeki bir dizeyi de hayatın bir parçası sayıp kabul etmek, şiirin baş tacı yapmak da olağandır.
Şiirin direnişten beslenmesi de hayata bakış açısıyla birebir ilgili bir durumdur. Akıp giden düzenden hoşnut olanların hoşsohbet şiirler kaleme almaları da bundandır. Şair, içinde bulunduğu durumdan tedirgin, rahatsız hatta endişeli olması gereken bir duyarlılığa sahip kişi olmalıdır. “İnsan Seni Savunuyorum Sana Karşı” tavrını takınan şair, şiirin yaşanırlılığını ve mesajın evrensel olanını vermek için kaleme aldığı şiirde duyarlı bir duruşu da benimsemiş olacaktır.
Şiirde somut ve soyut hayatlar çarpışması sürekli olmuş bir mücadeledir. Somut olanın daha çok rağbet gördüğü dönemlerde materyalist bir kuşanmayla karşı karşıya olan şiir, soyuta yaslandığı zamanlarda da içinde gizemi ve imgeyi çoğaltmış, kapalı görünen ama derin çağıltıyla sesini yükseltmiştir.
Şiir hayattan beslendiği müddetçe şiir olur. Şiirin damarını başka yerde aradığında şiir şiir olmaktan çıkıp soyut bir tebessümün ötesine geçemez. İkinci yeninin her şeye rağmen kapalı kutu olarak algılanması, toplumsalcıların yer yer öne çıkması bu yüzdendir. Turgut Uyar, “Göğe bakma durağına” insanları çağırdığında herkes yönünü göğe dönebilir. Çünkü gök vardır ve bakılacak bir güzelliktedir. Edip Cansever “trenlere çikolata yediriyorum” derken ne kadar uzaksa yaşamın kıyısından “diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar/mendilimde kan sesleri.” derken hayatın içindedir. Çünkü bu halk acıların ortasında büyümüştür, istasyonlarda hüzünlerini yoğurmuştur, dağılmış pazaryerlerine benzeyen istasyonlarda dişlerini sıkarak mendillerine kan kusmuştur.
Şiirin can damarı hayatın ta kendisidir. Şair, hayattan ve şiirlerden beslendiği oranda şiirine güç katar. Çünkü soyut bir sedanın ardına düşerken bile somut bir taş ayağımıza takılabilir ve kuşlar kalbimizden havalanarak bilmediğimiz bir ülkeye doğru yol alabilir. Önemli olan kalbine kuşları, çocukları, evleri, şehrin karanlık sokaklarını, fırından yeni çıkmış ekmeği, ani bir fren sesini konuk edebilmektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts