Şiire yönelik eylemleri nasıl değerlendirmeliyiz? Şiir yazanlar, şiir okuyanlar, şiir dinleyenler, şiir yazmak için çırpınanlar, şiire platonik sevda besleyenler ya da şiirin bu dünyada boş bir uğraş olmaktan öteye gidemeyeceğini düşünenler… Şiirle alakalı bunca sınıf ayrımın olmasının altında ne türden bir sebep yatmaktadır? Bunca farklı algı düzeyinin varlığı, şiirin kendisi açısından herhangi bir halel içermekte midir? Bu ve bunun türevi sorular, şiiri kendine bir uğraş edinmiş pek çok kişi için dönenip durmaktadır ortalıkta. Şiirle ilişkisi pek kuvvetli olmadığını söyleyen kişilerle yaptığım konuşmalar, onların şiirden ziyade şairlere karşı besledikleri türlü duyuş ve önyargıların varlığını gösterdi bana. Bu da neticede şiirin bir varlık alanı olarak bizzat kendisinden ziyade, büründüğü forma kendini bürüyen şairin duyuş ve tavır dünyasının üzerinde düşünmeye sevk etti beni.
Dünya hayatında yolları hasbelkader şiirle kesişmiş olan insanlar için şiirin ne türden bir anlam taşıdığını merak edip durmuşumdur. Şiire meylim ya da şiirden beklentim diğer tüm insanlarla aynı özü taşıyor mu? Bu hepimiz için aynı oranda geçerli bir soru. Sanırım pek çoğumuz bir renge baktığımızda gördüğümüz şeyin diğer insanların ona baktıklarında gördükleriyle aynı olup olmadığını düşünmüştür. Estetik denen şey nasıl bir şeyse, hiçbir surette ortak bir kabulde kesiştirmiyor insanların yollarını. Kesiştirmediği yetmezmiş gibi ciddi ayrılıklara da sebep oluyor. Görünen o ki ortak kabul görmüş bir güzel algısının varlığı tartışılıp duracaktır. Bu tartışmaya son noktayı koyacak bir merciinin olmaması ise ayrı bir konu. Sanatın, bir ağaç olarak dalları, yaprakları ve meyveleriyle insanlığın içinden filiz verip göğermesi ise devam edip gidecektir.
Sanat gibi bir konu etrafında dolaşmak yerine kadrajımızı biraz daraltıp şiir bahsinden düşünmeye devam edelim. En temel soru şu: İnsanlar neden şiir okur? Şiire neden ihtiyaç duyarız? İnsanlığın yaratışından bugüne, şiirsiz geçen bir dönem olmamış gibidir. Olan sadece şiirin biçim ve söyleyiş farklılıkları geçirdiğidir. Bazen toplum üzerindeki gücü ve etkisi yükselirken bazen de çok az insanın ilgi ve alakasına muhatap olup sessizce yatağında akmaya devam etmiştir. Öyle dönemler gelmiş ki şiir, kutsal metinlerin görevini üstlenmeye kalkmış; öyle zamanlara uğramış ki sadece iki insanın arasında “sır” olup kalmıştır. Onun bu hayatiyeti, insanın kaderiyle paralel seyretmiştir. İnsanlığın nefes aldığı dönemlerde şiir de nefes almış; nefes darlığı çektiği dönemlerde ise şiir de bu darlıktan nasibini almıştır. Burada dile getirdiğimiz “nefes darlığı” tabiri yoruma açık değildir. Herhangi bir “izâfilik” söz konusu değildir yani. Görelelik meselesi çok başka bir yerde dâhil olmaktadır mevzua.
Tedirgin insan şiire yakındır
Sorumuza dönecek olursak: İnsanların yüzlerini şiire dönmelerindeki insiyak, en temelinde hayatlarının kesiştiği “zaman-mekân” düzleminde yaşadıkları “tedirginlik”tir. Reel hayatlarında süregiden durum ve imkânların yine reel hayatın dili tarafından ifade bulmasında karşılaştıkları güçlüktür. Bu güçlüğün üstesinden gelmek için şiire yöneliyor insanlar demek değildir bu. Çünkü şiir, gözünü bir galibiyete dikmez. Galibiyet heveslisi değildir. Ona böyle bir iddiayı yüklemek önce insana yapılacak bir hakarettir. Şiirin galibiyet derdinde olmaması, onun gıdasını tedirginlikten alıyor olmasında gizlidir. Diken üstünde yaşayan insanda vardır tedirginlik. Diken üstünde yaşayan insan ise hayatın bir sonraki karesinde ne türden bir sahneyle karşılaşacağından emin olamaz. Böyle bir durumda da galibiyet iradesinden söz etmek manasızdır.
Şiirin seyrine böyle bir “tedirginlik” kadrajından bakmaya çalıştığımız zaman, nefes darlığı dediğimiz süreci anlamamız kolaylaşacaktır. İnsanın, soluduğu havadan hoşnutsuz oluşu başka bir soluğu aramasına bağlar onu. Arayan kişi tedirgindir. Çünkü bulma iştiyakını taşıyor olsa bile bundan emin değildir. Bulan ve bilen insan için şiirin ne denli kıymeti ve cazibesi vardır bilemiyoruz. Meçhulün çekiciliği, aynı zamanda umudu barındırır. Hikâyeyi hatırlamaya çalışalım: Köyün birinde yüksekçe bir duvar varmış. Halk, bu duvarın ardında ne olduğunu bilmiyormuş. Bilmediği için merak da ediyormuş. Yüksek duvara tırmanıp, ardında neyin olduğunu görüp bilmek için türlü çabalar vermişler. Kim ki duvara tırmanıp duvarın arkasında neyin olduğunu görmeye çalışsa bir şekilde duvarın diğer tarafına düşüp orada kalıyormuş. Bu, köylünün merakının daha da artmasına sebep oluyormuş. Duvarın arkasında neyin var olduğunu bilemediği gibi bir de geri dönmeyenlerin telaşına düşmüş halk. İleri gelenler akıl yürütüp bu meseleyi çözmek istemişler ve şöyle bir karar almışlar: “Köylülerden birisinin beline bir ip bağlayıp onu duvarın üstüne çıkaralım. Eğer o da diğerleri gibi öbür tarafa düşecek olursa, bağladığımız ip sayesinde onu geri çekeriz; böylece ondan duvarın arkasında ne gördüğünü öğreniriz.” Karar verdikleri şekilde birinin beline ipi bağlayıp çıkarmışlar duvarın üstüne. O da diğerleri gibi tam duvarın diğer tarafına düşmeye meyledecekken, bağladıkları iple tutup geri çekmişler köylüyü. Kan ter içinde halkın arasına dönen köylünün etrafına toplanıp hep birden merakla ondan diğer tarafta gördüğü şeyi anlatmasını istemişler. Fakat gördükleri karşısında “dili tutulan” köylü hiçbir şey anlatamamış.
Hikâyenin bize söylediği, bir konuşma türü olarak şiirin; kesin bilginin uzağında; ama derdi ve tasasında serpilebildiğidir. Dili tutulup konuşamaz olan köylü, gerçeğin bilgisine şahitlik etmiştir. O noktada şiirin ifa edecek bir görevi kalmamıştır artık. Tedirginlik yoktur çünkü. Şiir bize duvarın bu tarafında lazım gelendir.
Sığ sularda gezerken
Şiir ve şair dendiğinde ekseriyet zihinde canlanan resmin melankolinin girdabında çaresiz kalmış bir insan olması pek düşündürücü. Kederli, hayattan bezmiş ve özellikle aşk acısı çeken bir insan prototipin canlanıyor oluşu tek kelimeyle “cahilâne” bir tavır olsa gerek. Halk arasında bu tip insan, genellikle işe yaramaz, uzak durulması gereken bir tiptir. Şiir okuyan insanlar için de bu tür durumlar geçerlidir. Şiir okuyacağına gazete okuması tercih edilir. Çünkü şiirin insana vereceği müspet bir şey yoktur. Aksine şiirin, okuru bunalıma sürükleyeceği düşünülür. Günün dünyasında ise bunalıma giren insanın yeri yoktur. Günün insanı ayık olmalıdır. Çalışan, tüketmek için tükenerek çalışan bir insan için “bunalım” yasaktır. Acaba halkın bu yöndeki genel kanısında ne kadar haklılık payı vardır? Şiire ve şaire uzak durulması gereken “şeyler” olarak bakmanın altındaki saik nedir?
“Duygu” kelimesinin, bu noktada meselenin can damarını oluşturduğunu düşünüyorum. Çevremizde olup bitenlere göz gezdirmemiz yeterli olacaktır. “Duygu”nun her türlüsünün sonuna kadar sömürüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Gazeteler mesela… İnsanların direkt “duygu” tabakalarına hitap eden haberlerle çıkmıyor mu karşımıza? Bugün “üçüncü sayfa haberleri” diye bir söylem oluşmuşsa bu boşuna değildir. Yaralama, öldürme, gasp, aşk cinayetleri, namus meseleleri, magazin ve spor haberleri, millî ve dinî duygulara hitap eden slogan yüklü haberler… Bütün bunlar insanın duygu dünyasını sömürmekten başka bir işe yarıyor mu bugün? Bir cinayet haberini okuyan insanın, beşerî ilişkilerini, okuduğu haber doğrultusunda şekillendirdiğini mi düşünüyoruz? O haber bu maksatla mı yapılıyor? Hayır! İnsan, fıtratı gereği türünün yapıp ettiklerini bilme içgüdüsüyle doludur. Bu tür haberlerin çoğunun bugün insanları duygusal bir baskı altında tutma maksadıyla yapıldığı dünya çapında itiraf edilen bir önermedir. Peki, şiir bunun neresinde?
Gazeteler örneğinden yola çıkarsak, bugün çokça okunan şiirlerin hep aynı “duygu tabakasına” hitap ettiğini söylememenin güçlüğünü fark ederiz. Bu, çok okunup slogana dönüşen, yer yer bestelenip pop ve arabesk müzik türlerine güfte olabilen şiirlerin hepsine yakını, insanımızın duygusunu sömürmekten başka bir işe yaramamaktadır. Sosyal medya aracılığıyla paylaşılan şiirlere göz atmak için bir saatimizi ayırırsak ne demek istediğimiz biraz daha anlaşılır hale gelecektir: Bu şiirlerin iki genel teması var: Birincisi aşk; diğeri millî ve dinî değerler. Değerli bir şair ağabeyim “Aşk şiiri, aşk bittikten sonra yazılır” demişti. Oysa bugün, aşk şiiri yazmak için herhangi bir aşka müptela olmak (müptela, ne çok kullanılan bir kelime olmasına rağmen, iptila’nın ne demek olduğuna dair düşünen sayısı ne kadar da azdır, ayrı bir trajedi) şöyle dursun, herhangi bir aşk hikâyesini baştan sona okumak bile gereksiz görünmektedir. Bırakın aşkı yaşamış bitirmiş olmayı, henüz başlamadan onca aşk şiiri yazılabilmektedir. En mahrem kalması gereken hallerin, en sığ kelimelerle izhar edilmesinde herhangi bir çekince görülmemektedir. Bunlar da bir anda binlerce gencin iletilerine konuk olabilmektedir. Millî ve dinî değerler de bundan nasibini almaktadır. Aynı sığ kelimelerle, herhangi bir millî değer ya da dinî olay şiire dönüşebilmektedir bugün. Akşam televizyon kanalında haber olarak sunulan bir hadise bir saat içinde şairlerin elinde şiir formuna bürünüp gecesinde tezgâha düşebilmektedir. Bu bahsettiğim iki durum için de örnekler yazabilirdim. Ancak “Batılı tasvir safi zihinleri idlaldir” der büyükler. Bu yüzden örnek olmak açısından dahi paylaşmak istemiyorum. Meselenin derdini anlamaya çalışanlar için bir taktik: Son dönemlerde yaşanan siyasi olayların anahtar kelimelerini Google’a yazabilirler. Yanına da “şiir” kelimesini ekleyebilirler. Bahsetmeye çalıştığımız türden şiir denemelerine rast gelinecektir.
Derine Gitmekten Korkunca
Kitlelerin şiirin hasına rağbet göstermemesinin nedeninin şiirdeki kapalılıktan ileri geldiği söylenmektedir. Şiirde anlam meselelerine kadar ilerleyen bu durum, aslında “kapalılıktan” başka bir meseledir. Bunun adı “derinli”’tir. Önceki paragrafta açık etmeye çalıştığımız eleştiri, bugün, şiirin bir karşılığının olmadığı değildir. Sadece karşılık bulabilen şiirlerin derinlikten yoksun olmasıdır. Şairlerimiz, günün dünyasında derinlik derdine düşen en son kesimde yer alabilmektedirler. Hâl böyle olunca, okura sunulan şiirlerin sadece insanların belli başlı duygularına hitap eden; sömürülüp tüketilmesi kolay metinlere dönüşmeleri kaçınılmaz olmaktadır. Dünya çapında dayatılan bu algı, en son şairi ve şiiri muhatap alacakken; ilk önce şairin ve şiirin elinden hizmet etmektedir.
Şiir -yazının başında söylemeye çalıştığımız gibi- tedirgin olandır. Edebiyatı bir piramide benzetenler, şiirin o piramidin en tepe noktası olduğunu eklerler. Böyle bir mevkiye konan şiir nerede? O hangi şiir? Böyle bir şiiri en son ne zaman okuduk? Toplumumuzda bunca şair varken ve her gün yüzlerce şiir yazılırken neden biz o tepe noktayı işaret eden; ona tırmanmaya çalışan şiirleri hâlâ onlarca yıl önce yazılmış şiirlerde aramaktayız? Mesele halkın okuyup beğendiği şiirin düşük olduğunu dile getirmek değil. Böyle bir kanaatimiz yok. Mesele yazılan şiirle alakalı. Okur, şiiri okur. Şiire, yine şiirden ulaşır. Peşine düşer. İzini sürer. Şiir onu bir yere taşır. Bugün halk şiiri dediğimizde aklımıza gelen Yunus mısralarının basit olduğunu söylemek kadar kapalı olduğunu söylemek de anlamsız. Okyanus gibidir O’nun şiiri. Paçalarınızı dizlerinize kadar çekip sığ sularında gezebildiğiniz gibi; soyunup derinlerine de dalabilirsiniz. Katmanlı bir derinliğe sahiptir çünkü. Uzandığı, tutunduğu ve onunla birlikte genişlettiği bir yatağı vardır.
Derine gitmek korkusu en çok günün dünyasının insanının korkusudur. Şiiri gazetelerden okumak hevesindedir. Zorlanmadan, derine gitme korkusu taşıyarak… Konfor bozmadan… Oysa şiirin de şiir okurunun da şiirin kaderi için yapması gereken duyumsama gücünü arttırmaktır. Duvarın bu tarafında telaş etmeden, ürkmeden yaşamak gerekmektedir oysa! Ne kendi içinde görmediği bir kendinin varlığına dair kafa yormak ne de duvarın ardında olup bitene dair tedirginlik hissetmek… Bunlar günün dünyasının olduğu için günün şiirinin de derinlik problemleridir. Şiirin hası, bilinci diri tutandır. Boyumuzu aşan yerlerinde nefesimizi kontrol ederek yüzebileceğimiz okyanus gibidirler. Denize ıslanmak için girilmez; yüzmek için girilir. Şiire de öyle. Şiiri, duygulanmak için değil, duyumsamak için okuruz. Böyle şiirler yazılmıştır iyi ki. Örneksiz kalmasın: Derinine inip okumak, okunduğunda duyumsamak için bizi çırpındıracak şiire dokunmak isteyenleri Asaf Hâlet Çelebi’nin şiirlerinin kıyısına davet edebiliriz. Korkarsan su seni kaldırmaz, teslim olacaksın derler, yüzmeyi ilk öğrenenlere… Yoksa dere kenarlarında ayaklarını suya sokmakla geçer ömür dediğin.
Related Posts
ŞİİRE HAYATI ÇAĞIRMAK
Şiirin temelinin, şairin kaynağının nerede aranması gerektiği üzerine bir tespit yapılacak olsa “söz”ün başlangıcına kadar gitmek gerekir. Çünkü…
ŞAİR VE KUR’ÂN
Şairin Kur’ân’la tanışmasının hikâyesidir bu; sözün en güzelini söylediğini iddia eden dil büyücüsüyle, “sözün en güzeli”nin karşılaşmasının. Buluşmanın…
Şiirde İstikâmet
“susuzleyin ebkem şiir neçe şiirdir” Celâl Fedai Bu gürültü nereye kadar devam edecek bilmiyoruz. Bunun gürültü olduğu üzerinde…
CEMAL SÜREYA ŞİİRİNDE REDİF VE KAFİYE
Türk edebiyatı ve özellikle İkinci Yeni denince akla gelen ilk isimlerden, belki de akla gelen ilk isim, Cemal…