Bir yol
Nalları parıl parıl yanan doru bir atın üstünde, bulutlarla geliyor. Zaman ki onun ardınca kıvrılan tozlu bir yoldur. İsimlerin içinden geçti önce, cennetin ve yedi kat göğün; cinlerin ters ayaklarını gördü, meleklerin kanatlarını, su kenarlarında saçlarını tarayan perileri, hangi yöne döneceğini şaşırmış, doğan her güne gelmeyen bir haber için bakmaktan gözlerinde fer kalmamış, yüzleri kavruk, çalı destelerine benzeyen kalabalıkları gördü. Surlarla çevrili şehirlerin içinden geçti, gökyüzüne düşman tapınakların mermer sütunlarını yıkarak. Avucunun içinde mırıldanan bir yularla, rüzgâra doğru esti. Atının yelesi, hafifçe değdi ellerine. Bin yıllık bir ateşin etrafında halkalanmıştı alnı isli körükçüler. Hepsi, yüzlerinde dalgalanan kızıl ışıkla birlikte sönüp gitti. Parmak uçlarına basıp, boyunlarını yukarıya uzatarak görmeye çalışan körler vardı. Hiçbiri onu farketmedi.
Geliyor. Zırhı halka halka ışık, süngüsü elif. Oysa kabinlerinde yalnız kalınca, diz çöküp günah çıkaran papazlar istavrozlarını sımsıkı tutarak, dört atlı beklerler. Birinci mühür açılırsa, gök gürültüsüne benzer bir ses “Gel!” derse, elinde yayıyla beyaz atlı, tacını alıp, zaferini ilan ederse. Ve boşalırsa zincilerinden zaman, mühürler ardı ardına açılırsa, iplerini koparmış gibi üç atlı mahşere doğru koşarsa. Bir elinde kılıcı, havaya yumruklar savurarak gelen kızıl atlı; gözlerini sımsıkı kapayıp, naralar atar o zaman. O bağırdıkça insanlar birbirlerini boğazlar. Akan kanla toprak çamurlanır. Can alıcı can almaktan usanır. Sonra, atının kapkara sağrısına yapışmış, çırpı gibi bacakları, sırtında sinsi kamburu, elinde terazisiyle üçüncü atlı gelir. “Bir ölçek buğday bir dinara, üç ölçek arpa bir dinara. Ama zeytinyağına, şaraba zarar verme!” Ve gözleri kül rengi iki boşluktan ibaret, soluk renkli bir at kopar. Peşi sıra bir hayalet ordusunu sürükler. Binicisinin öne doğru uzanan sivri çenesi, bembeyaz keçi sakalları, seyrek, cansız, uzun saçları vardır ve ismi Ölüm’dür. Birinci mühür açılırsa, gök gürültüsüne benzer bir ses “Gel!” derse, elinde yayıyla beyaz atlı, tacını alıp, zaferini ilan ederse…
Geliyor. Henüz gece. Ve süvarinin başında gezinen bir yıldızdan başkası değil. Cılız bir yahudi kanlanmış gözlerini yuvalarından çıkara çıkara gökyüzüne bakıyor. Yüzlerce mücevherin içinden en değerlisini seçen bir sarraf gibi tanıyor yıldızı. Kendi öz oğlunu tanır gibi tanıyor. Süvari yaklaşıyor. Yıldız, hem sabit hem kımıldar gibi parlıyor. Büyüyor yahudinin gözleri. Ak perçemli bir atın nalları tıkırdarken yanıbaşında, yahudi öyle “göz” ki, hiçbirşey duymuyor.
Seher vakti. Gece çekiliyor gündüzün içinden. Sabah, soluyarak geliyor. Yıldız, bir buluta bırakıyor yerini.
Bir ağaç
Süvari onca şehri geçip bir bozkırın ortasına gelince atının dizginini çekti. Gem bir yay gibi gerildi hayvanın ağzında. Gözlerini kısarak baktı. Yeşili solgun, gövdesi ihtiyarların elleri gibi benek benek ve buruşuk bir ağaç, sararmış otların ortasında olanca yalnızlığıyla duruyordu. Baktı, bu sefer acıyarak. Ağacın gri gövdesinden su yürümeyeli çok olmuş; kıpırtısız dallarda, kurumuş ama düşememiş yapraklar gibi duran çaputların beklemekten rengi kaçmıştı. Atın terkisinden indi, biraz gölgelenecek.
Süvari sırtını ağacın pütür pütür gövdesine yasladı ve ıslıklı bir rüzgâr esti. Bütün çaputlar uçtu, yerlerine kırmızı gözlü, yeşil gerdanlı güvercinler geldi. Gökyüzünde tek bir bulut vardı. O bulutun altında bir tek ağaç. Ağacın altında ise süvari öyle tek, öyle sadeydi. Kırmızıyı ve beyazı karşısına almış tam tekmil orduların sancağı ondaydı. Atını çatlatasıya mahmuzlamış, onca yolu aşmıştı. Şimdi bu ağacın altında azıcık dinlenmek için gözlerini kapadı. Ne de olsa kalbi uyumazdı.
Düşünde kendisine doğru yaklaşan bir atlı gördü. Uzun boylu, büyük kafalı şair. Benî Mudlicli bir bedevi. Fal oklarına itibar etmemiş, herkeslerden gizli yola düşmüş, huysuz atına yüz deve uğruna yüz kırbaç şaklatmış, sarı, uzun çölleri arşınlamıştı. Süvariyi gördü. Süvari de onu. Yayına uzanan elini, atının kuma gömülen ayaklarını, etrafı bir sis gibi saran dumanı, şairin çıkışını yerden ve daha derine batışını. Nihayet, kemik bir levhaya yazılmış beratını alırken, kollarında sallanan, Kisra’nın bileziklerini gördü. İkindi ışıklarıyla; gölgeler çoğaldı, el sıkıştı, biat etti. Ve nice rüya sonunda uyandı süvari. Akşam yaklaşıp otlar kahverengiye dönerken gitme vakti gelmişti.
Bir yol daha
Rad meleği bir çığlık attı. O eski yılan kımıldandı sindiği yerde. Ağaç bir anda döktü yapraklarını, köklerini bir yumruk gibi sıktı toprağın dibinde, yeşil gerdanlı güvercinlerin kanatları birbirine çarptı. Süvari indi atından, kollarını ağacın gövdesine doladı. Bir bulutun altında süvari ve ağaç. Sarmaş dolaş. Eğer sarılmasaydı; ağaç kıyamete kadar ağlardı.
Related Posts
Misket
Çıt… Çıt… Çıt…Üç kere sekti misket mermerin üzerinde. Sondan üçüncü basamağa misketi hafifçe bırakıp diğer ikisinden inmesini izliyordu…
SON ŞARKI
Bulutlar geçiyor üstümden, yaşıma denk bulutlarBöyle böyle geçiyor mavi bir sevmek içimdenUcu yanmış mektup böyle değiyor geçmiş zamanımaKüheylan…
Kendinden Kurtulamamanın Sokratesçi İşkencesi
Hastanenin bahçesindeki ince buz tabakasının üstünde yürürken kulağımızı, topuğumuzdan yükselen çatırtıya vermiş olmalıydık. Uzun süre birbirimize bakmadığımızı ve…
GÖNÜL İÇİN SANAT YAPAN GARİP: Neşet Ertaş
Bozkır, insanoğlunun mekteplerde öğrenemeyeceği en kıymetli bilgiyi toprağında taşıyan çorak arazilerdir. Baharda yemyeşil görünen otların yazın sıcağında bozlaşan…