Tabağını Yalatan Adam

– Yemek tabağını kediye yalatan adam yakalandı, dedi kamera önündeki spiker.
Onları yutacakmış gibi bekleyen kalabalığın ortasındaydılar.
– Vah vah, yazık, yemek yediyi tabağı yalatmış, dedi yaşlı bir kadın.
Gözlüklü bir adam:
– Utanmaza bak! Rezil herif!
– Öyle demeyin, kim bilir ne derdi vardır?
– Ya sevdalı ya psikopat!
Bilgiç ifadeli genç bir kız çabuk çabuk konuştu:
– Sevdaya tutulanların böyle çılgınlıklar yapması çok doğal.
Bir delikanlı grubu seslerini kalınlaştırarak haykırdı:
– Delikanlı adam aşkı için tabağını bile yalatır!
Spiker:
– Sayın Murat Kedisever, tabağınızı kediye yalattığınız doğru mu? dedi ve mikrofonu uzattı.
Orta boylu, uzun burunlu Murat; iri gözlerini yerden kaldırıp ezik, sinmiş bir sesle:
– Ben ne utanmazım ne de dertli, ne sevdalıyım ne de psikopat. Yemek tabağımı evin kedisine yalattığım doğru. Ama öyle mahzun bir bakışı vardı ki… Nasıl desem?
Başını eğdi, söylemek istediği cümleyi ayaklarının dibinde, çözülmüş bağcığında arıyordu:
– Arada bir pembe dilini çıkarıyor, yalanıp yutkunuyordu. Başını kaldırıp uzun uzun bekledi. Yemeğime başlamadan önce onun mama kabına bir kaşık menemen koydum. Heyecanla eğilip kokladı. Umduğunu bulamayarak, bu defa eskisinden de hüzünlü, kedilere özgü bir bekleme ritüeline başladı. Hatta son lokmamı ağzıma götürürken beni izlemeye tahammül edemeyerek başını çevirdi. Dahası, başını çevirirken derin bir iç çekti. Siz, iç çeken bir kedi gördünüz mü hiç? Bir kedinin iç çekişi, inanın bir insanınkinden daha dokunaklı. Neyse lafı uzatmayayım. Boş tabağımı ona uzattım. Merakla yaklaştı, nemli burnunu oynattı, tabağı yalamaya başladı. Başını kaldırdığında tabak parlıyordu. Ağzını yalayarak iskemleye yayıldı ve gözlerini yumup mırlamaya koyuldu.
Spiker, nefret dolu bakışlarla, en azılı düşmanından intikam alır gibi:
– Yaptığınız yüz kızartıcı olayın insanlıkla bağdaştığını düşünüyor musunuz? dedi.
– Şey, bilmem ki? Benim amacım sadece…
Ufak tefek olmasına rağmen, kararlı adımlarıyla kalabalığı yarıp geçen Zerrin, Murat’ı spikerin gazabından kurtardı. Bir hışımla çantasının fermuarını açtı. Ağzı kapalı cam kâseyi çıkardı. Kâsedeki bulanık suyun dibine “kedi kumu taneleri” çökmüştü.
– Bir kediye tabak yalatmayı neden dehşetle karşılıyorsunuz? Üstelik o benim kedim ve bir adı var: Haylaz. Özellikle kedilerden iğrenenler bunu izlemeli. (Kameraya dönerek cam kâseyi kaldırdı. Belli bir noktaya baktığı hâlde siyah gözleri, duvar saatlerinin sarkaçları gibi durup dinlenmeden sağa sola gidip geliyordu. Üzerini örtmeye çalıştığı hiddeti, sözcüklerini yankılıyordu.) Haylaz, az önce bu kaptan su içti, dedikten sonra onu sessizce izleyen insan güruhunun ortasında, kendi etrafında döndü ve kameranın önünde durdu. Suyu bir dikişte içti.
Kalabalık hep bir ağızdan: “Aaa!..” dedi. Zerrin, dilindeki kum tanelerini tükürecekti ki, vazgeçti. Gerilmiş yüzünü soğukkanlı bir ifadeyle saklamaya çalışırken basık burnunun altını kaşır gibi yapıp dilinin ucuna getirdiği taneleri aldı, avucunda sakladı.
Spiker:
– Hanımefendi siz kimsiniz? Burası gösteri yapacağınız bir sahne değil? İnsanları rahatsız ettiğinizin farkında mısınız? Üstelik içtiğiniz şeyin kedinizin içtiği su olduğu ne malum?
Sakin görünen Zerrin’in, dişlerini sıktığından kimsenin haberi yoktu:
– Efendim? Sahne mi? Ne ilgisi var. Sadece kedilerden iğrenenlere karşı tepkimi gösteriyorum.
Zerrin’e yönelen şüpheli ve öfkeli bakışlar giderek ağırlaşırken, “Anlatmalıyım galiba,” diye düşündü Murat.
– Lütfen beni dinleyin! O doğru söylüyor! İçtiği kedinin suyuydu. Bazen, “Haylaz’ın suyundan içecek kadar çok seviyorum onu,” derdi Zerrin. Şaka yaptığını sanıyordum. Fakat dün gece şahit olduğum olay, onun samimiyetini ortaya koydu: Kahve bardağıyla mutfaktan çıkıyordum ki uykulu gözlerle sersem sersem yürüyen Zerrin’i koridorda gördüm. Yaklaştı, Haylaz’ın suyu önünde durdu. Önce mutfak kapısına baktı, sonra kedinin su kabına. Sanırım beş altı adım atıp bardağı raftan almaya ve damacanadan su pompalamaya üşendiğinden olacak, ayaklarının dibindeki Haylaz’ın su kabını aldı. Kana kana içti. Sonra diline yapışan kedi kumundan dolayı yüzünü buruşturdu. Çünkü Haylaz, patisini suya sokup yalamayı sever. Yani kumunu eşelerken patilerine yapışmış olan taneler suya düşer. Zerrin, az önce yutamadığı, ağzından çıkardığı kum tanelerini avucunda saklıyor.
– Hanımefendi avucunuzu açar mısınız?
Elinin kocaman bir tokmağa dönüşerek Murat’ın suratına indiğini düşledi Zerrin. Gözlerinin sağa sola yürümeyi bırakıp koşturmaya başladığından habersiz, sakin bir sesle:
– Tabii, neden olmasın, etrafı kirletmemek için avucumda tutuyordum. İşte, diyerek avucunu açtı.
Bir devin ağzına dönüşen kalabalıktan yine o ses yükseldi:
– Aaa!..
Savcı, yanındaki gözcülere emretti:
– İkisini de tutuklayın.
– Bu ölçüsüz şakaya ne zaman son vereceksiniz? dedi Murat, kalabalıktan fazlasıyla bunalmış bir hâlde.
Zerrin:
– Bu bir kâbus Murat. Sen mi rüyadasın, yoksa ben mi?
Yüzündeki derin çizgilerde hiçbir kıpırtı olmayan Savcı, başıyla gözcülere işaret etti. İşte tam bu sırada kalabalığı yarıp gelen Zerrin’in sevgilisi Veysel’di. Kötümser duygularla kirlenmemiş, nurlu bir yüzle: “Bir dakika lütfen! Müsaade eder misiniz? İzin verin geçeyim!” dedi. Koltuğunun altındaki kedi mamasından bir avuç alıp ağzına tıktı. Yuvarlak, renkli ve ağır kokulu parçaları; yanaklarını şişire şişire, dişlerinin arasında kütürdete kütürdete yerken yine o ses duyuldu:
– Aaa!..
Heyecana, paniğe kapıldığında yüzü kızaran ve ara sıra kekeleyen Veysel, bir de ağzı dolu olunca zorlukla konuştu:
– Tabağını yalattıysa size ne! Zerrin, kedinin suyundan içtiyse, ben de mamasından yiyorum! Beni de tutuklayın!
Savcı, zihin dedektörünü Veysel’in başına yaklaştırdı:
– Bu delikanlıyı yargılayamayız. O sırsıklam âşık. Çünkü aşk, hücrede azalacağına çoğalıyor. Onu tımarhaneye yollayacağız. Fakat orası da dolu. Murat ve Zerrin hapishaneye gönderilecek.
Zerrin sonunda patladı:
– Neler söylüyorsunuz! Neyiniz var? Ne yaptığınızı sanıyorsunuz! Bu nasıl dünya!
Spiker’in öfkesi son cümleyi duyar duymaz dindi. Munis bir edayla dedi ki:
– Dünya’da değil, Epaklüs’teyiz. Burada her ayrıntı Dünya’daki gibi düzenlendi. Evler, mahalleler, şehirler Dünya’dakinden farksız. Burası Epaklüs.
Murat, Veysel ve Zerrin’in gözleri kuşkuyla birbirine çarptığında: “Aaa!..” dediler.
Zerrin: “Saçmalıyorsunuz.” Murat: “Ben hâlâ şaka olduğunu düşünüyorum. Şaka, değil mi? Yoksa değil mi?” Veysel: “Farz edelim söyledikleriniz doğru -ki buna inanmıyorum- Dünya’ya ne oldu?” dedi.
– Orası cezaevleri ve tımarhanelerle doldu, bu gezegene taşındık. En son ne zaman Ay’ı izlediniz?
Zerrin: “Bilmiyorum. Bu kış İstanbul’un bulutları cömert. Kâh şakır şakır yağmur döküyor, kâh lapa lapa kar. Yüzümüzü göğün altına yatırmak pek mantıklı olmaz.” Murat: “Galiba birkaç hafta önce. Emin değilim. Hatırlamıyorum.” Veysel: “Ben çok yoğunum, gökyüzüne bakmak aklıma bile gelmez,” dedi.
Spiker:
– Epaklüs’ün iki küçük uydusu olduğunu biliyor muydunuz?
Her üçü de çöken alacakaranlıkta Ay’ı aradılar. Bulamadılar. Ay’dan üç misli küçük uyduları gördüler.
Spiker onlara, gözleri yumuk üç kedi yavrusunu izler gibi bakıyordu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

ŞAM

Pek bilgince sözler söyledik birbirimize“bir kedi karşıya geçiyorsa” dedik “korkusuzca”“bir su akmalı” “lağımda olsa dünyaya”Soyunup bütün terledik uzun…

DENKLİK KORKUSU

Neye benzer beyazı alırsak bir zencinin dişindenBir diri neye benzer iskeletsizÇekilin!Diz çökecek mi peki?Bekletip durun aranızdaYıllarca inanmadanİki göz…