Odayı dolduran çıkrığın iriliğine, yuvarlaklığına şaşıyor yavru kedi.
Tekerlek dönüyor, gıcırtısı sersemletici bir ezginin atmosferinde eriyor.
Yorulunca kolu, diğeriyle değiştiremiyor çıkrıkçı kadın. Sol eli ipi, sağ eli çıkrığın kolunu tutuyor.
Müzik hiç dinmiyor. İp, tekerlekle buluştuğu anda ses kalınlaşıyor, iğe demirinin ucunda inceliyor. Hafif ıslatılmış ip, çıkrığın dönmesiyle sıçrayarak etrafı kaygan bir muşambaya çevirdiğinden, zıpladıkça kayıp düşüyor kedi. Atlamak için kadının yumağı bırakmasını bekliyor. Çıkrıktan geliyor cevap, ip tekerlekten çıkıyor, kıvrılarak düşüyor. Düşmüyor, bırakıyor kendini.
Kadın yere koyuyor elindeki yumağı. Kulağı seste. Bir kapıya, bir pencereye dikiyor yüreği daralarak. Bir ara yüzü simsiyah bir renk alıp, tekrar pembeleşiyor. Dudakları kıpır kıpır: Hasbünallahivenimelvekilnimel…
Pençelerini atıyor kedi sabırsızlıkla beklediği oyuncağa. Yuvarlanıyor, hopluyor, şımarıyor; sırtüstü yatıyor, karnını büzüştürüp bacaklarıyla kavrıyor yumağı. Sımsıkı bastırıyor karnına ve hırpalamaya başlıyor. Tırmık atıp içini deşiyor. Deştikçe coşuyor; panik mi, heyecan mı ne bu şımarığın derdi.
İplik büküldükçe inceliyor. Kadın, gözlerini pencereden ayırmıyor.
Çıkrık kolunun her çevriminde bir elif uzuyor tekerlekten.
Ve bir hat çiziliyor eliften. Önce kalın bir elif iken sonra inceliyor hat. Havaya çizilen her elifi takip ediyor bakışlarıyla. Az ötedeki kilime, duvara dayanmış eleğe, kapının ardında asılı duran posta, çıkrığın öteberisine zıplayıp cırmalıyor, elek duvardan düşüp kıçını çökertene dek. Mırrrrrr.
Odayı dolduran elifler kapıya dayanıyor ve zemberekteki açıklıktan çıkmaya başlıyor, kedi de arkasından. Mabeyinden geçerek merdivene yürüyorlar. Kadının mor halkalarla iyice çukurlaşmış gözleri arkalarından kapıya uzuyor. Nimelmevlavenimen…
Çok garipsemiyor bu dünyayı elif, kedi de öyle.
Tedirginliği acemilikten elifin, kedinin de. Kadınınki tecrübeden.
Çok şükür bir engelle karşılaşmadan iniyorlar basamakları. Avluda uzuneşek oynayan çocukları gıdıklıyor elif; neye güldüklerini bilmeden upuzun kahkahalar atıyor çocuklar.
Beli bükülmüş, değnekle bile zor yürüyen adamın yanağından öpüyor. Buruşuk, haşin, gölgeli yüzünde aniden gün açıyor adamın, fersiz bakışları yıldızlanıyor. Dizlerine gelen canlılıkla yoldaki taşları temizliyor. Olanları anlamasına fırsat kalmadan asık yüzlü bir römork, taşları oraya buraya sıçratarak ve zıplayarak gidiyor. Adam değneği tutamak yapıp boşluğa bakar gibi bakıyor arkasından.
-Hatta giren kim? Öğlen vakti içilen güneşli su, azalan testi. Yıkılmış duvar ve örmeye başlayan ustaya kum taşıyan rüzgâr. Vuruşarak düşen yağmur: Ter misin şu alında?-
Tekerlek dönüyor. Kedi odaya dönüyor ve yumakla oynuyor, ip kendini yere bırakıyor. Çıkrığın ezgisi baştan çıkarıcı bir sığınak oluyor yorulan kediye. Perdenin kıvrımlarıyla yaptığı çadırdan çıkıyor, çıkrığa en yakın köşeye oturuyor. Mırmırları hiç bitmiyor, ipin sonu gelmiyor. Elif uzuyor. Odadan çıkıp yollara, çöllere düşüyor kadının gözleriyle. Yok. Kalbiyle.
Hat genişlemeye devam ediyor. Çekip gitme arzusu kerpiç evlere, sokaklara, bahçelere, toprağa dökülüyor.
-Salkım salkım ağaçlarda boy veren ne? Dağdaki çoban ve azığı. Sürüyü çeviren sığırtmaç ve tenekesi. Başaklar o kum rüzgârında ıslık çalan. Eğilmiş. Başları ağır. Sere serpe mi? Böyle mi? Fenerini ortalık yerde ışıtarak mı? Sen misin elife hamleden?-
Çıkrığın ezgisi gevşetiyor yavru kediyi. Sükûn içinde havayı kokluyor. İpliğin ucu görünüyor! Son elif uzarken hatta başı göğsünde kıvrılıyor, uyuyor şımarık.
Kadının ip bükme işini bitirerek ürününü -bükülmüş yumağı- iğe demirinden çıkarışını, bir elini yere koyup minderden kalkışını ve sersemleyerek ayakta sallanışını sonra kocaman yuvarlağı odadan dışarı götürüşünü kaçırıyor.
Gözlerini açtığında hayat garip, bomboş bir titreyiş, şaşkınlık verici bir an gibi görünüyor. “Uyuduğumda her şeyin bitmiş olacağını bilseydim, yummazdım hiç gözlerimi” diyen ifadeyle şaşkın şaşkın etrafına bakınıp kuyruğunu duvara sürtüyor. Yumağı nasıl deştiyse kedi, ben de kendimi bir yoklukmuş, bir yalanmışım gibi hissettiren uykularıma, riyakâr düşlerine geçirmek istiyorum pençelerimi. Hınçla yerlere atıyor gövdesini. İç geçirerek rastgele yürüyüp mırlayarak.
“Sen değil misin lan! Binbir zahmetle gördüğü bir rüyanın, bir hattın peşini bırakıveren, yerde çıkrığın ezgisinde hoplayıp zıplayıp şaklabanlıklar yapmayı marifet belleyen! Ben burada, deli niyetine -deli diyorlar- çakılmış yatağımda dünyayı yeniden kurarken ha!”
Pişmanlığın acısıyla kavrulmuş ciğerlerini serinletmek için su çanağına yanaşıyor. Dilini şaplatarak kana kana içip mest olduktan sonra başını biraz dikleştiriyor, belini daha düz tutuyor. Her gece üzerinde kıvrılıp yattığı boş çuvala sürtünüp kokluyor, bir köşedeki toprağının üstünden geçip toz kaldırıyor. Yataktakiyle göz göze geliyorlar. Havada kapışmaya başlıyorlar bile. Venimen nasir! Nimennasir! Nimen… Benim derdim bana yeter şimdi de siz mi? Gittikçe hayal kırıklığı öfkeye, delinin -anne demeyen çocuksuz, dul kızı- bu evdeki varlığının düpedüz saçmalık olduğunu düşünmeye götürüyor onu. Yakasından tuttuğu gibi fırlatıyor yataktan, sinirinden kudurmuş hâlde çıkrığa koşuyor. Kolçaklarını incecik kollarına giydirip lastiğini sıkılıyor. “Sen otur bu meretin başına!” diyerek omuzlarına bastırıp oturtuyor.
Elif, hava kabarcıklarının içinden seyrediyor onun çıkrığı döndüremeyen felçli koluyla uğraşını. Soluna alıyor fakat bu kez de çıkrık koluna ters düştüğünden koca tekerleği ahenksiz bir iniltiyle birkaç kez döndürebiliyor.
Kedi tüymeden önce karşısına geçip kuyruğunu sallaya sallaya mırlıyor.
“Seni pislik, şu başıma gelene bir bak. Hepsi senin suçun, yıkıl karşımdan, yıkıl! Bu kız delirmiş mi yahu? Delirmiş miyim? Lahavlevelaguvvete!” Hayalinde onun kulağını ısırıyor, tüylerini yoluyor, kuyruğunu kesiyor hatta kilerdeki büyük doğrama tahtasına yatırıp bacaklarını nacağın arkasıyla bir temiz kırıyor. Hiçbir şey onu avutmuyor, hiçbir şey, geçmiş yaşantısının acılarını silmiyor. Kadının fokurdayan göğsüne gömüyor başını, acı acı bağırarak salya ve gözyaşıyla giysilerini ıslatıyor.
Kadının kulağı dışarıdan gelecek haberde hâlâ, belki birisini bekliyordur.
Dışarıdayım. Gece sabaha dek yağmur yağdı. Yer, ağzıma çamur sıçrattı boyuna. Yağmur tanecikleri buz gibi kesiyor yüzümü. Altım ıslak, sular boynumdan içime yürüdü. Güneş çıkmasa kuruyamazdım. Çünkü şiddetli bir rüzgâr, bir parça gölgeyi yoldan alıp hanımımın evine döktü. Etrafımda insanlar koşuştu, evlerin camları, kapıları bir bir açıldı, sokak kadife çiçekleri koktu. İri ayakkabılı adamlar, omuzlarında bir sandıkla kapıda durdu. Bense, gümüş bedeni bulutlara erişmiş, ezan sesini boşluklara dolduran caminin minaresine baktım. Bütün millet oraya aktı. Ben de patilerimle şıp şıp sesler çıkararak kocaman ayak izlerini sürdüm. Cami avlusunda o sandığı bir taşın üstüne koydular, dineldiler. Ellerini sulara daldırıp başlarını ıslattılar, sonra çekip gittiler. Şadırvanın yanında beni kimse görmedi. Orada uyuyan da görmemiştir. Hanımım, uzun süre onu kucaklayıp bir şeyler mırıldandı. Ben oradaydım, güneş çıkınca kurumak için.
Related Posts
RİZE DEFTERİ
Üç yıllık bir aradan sonra sıla-i rahim nasip oldu, ana-baba ocağı Rize’ye gittim. 10 gün kalarak akraba ve…
NA’T MÜMKÜN OLMAYAN ÖVGÜ VEYA SUDAN İNCİ ELDE EDEN SİMYA
İslâm toplumundaki coşkun Peygamber sevgisinin şiirdeki yansıması ve sonsuzluk bilinciyle dünyayı “oku”yanı bilmede ve sevmede derinleşme girişimi olarak…
YÜRÜYÜŞ DENEMESİ
bulutlara bulaşıyor yemin ederim yeni pencereleri şehrintren sesleri yolumu kesiyorönceki yıldan asılıp kalmışlarbelki iki yılbelki itibar görür sözlerim…
ANNE SEN DE ALDATILDIN
-bu kaçıncı oyuk üzerindekisen kaçıncı su oyuktan uzak- yağmur yağmayınca kuşlar yanaşmaz pencereye bekleme tenteyi yırt annenamazlık olsun…