Tom Amca Mürekkebi

Mürekkeple kağıdı buluşturamadığım, ödevler harici mürekkebin adını dahi anmadığım lise yıllarımda lakabım Zenci’ydi. Bir arkadaşımdan aldığım Eminem kaseti sayesinde rap müzik dinler olmuş, tıpkı Eminem gibi ben de kendimi “Beyaz Zenci” ilan etmiştim. Tabii bunu dillendirerek değil kıyafetlerimle, arkadaşlarımla yaptığım muhabbetlerle ve dinlediğim müziğin felsefesini öğrenmeye ve anlamaya çalışarak yapıyordum. Yavaştan bana Zenci demeye başlamışlardı. Benim de hoşuma gidiyordu. Çünkü RAP (Ritmik Amerikan Şiiri) bir ırkın kendini ifade etme ve gücünü gösterme yollarından biriydi.
Lise öğrenimim boyunca okuduğum kitapların türlerine ve ele aldıkları konulara yoğunlaşmama yardımcı olan rap müzik yanına blues ve cazı da aldı. Ben zenci müzikleri ve hayatlarına yoğunlaşan bir dünyada kendimce onlardan biri olarak yaşıyorken bir yaz tatilinde tanıştığım ilk Afrikalı Amerikalıya “nigga” diye hitap ettim. İzlediğim filmler, dinlediğim şarkılar ve okuduğum kitaplarda “kardeşim” manasında kullanılan bu hitap sinirle üzerime yürüyen bir adam yarattı. Daha sonraları bunun bir beyaz tarafından söylenmesinin onlara atalarının çektiklerini hatırlattığı ve aşağılama için kullanmış olabileceğim düşüncesine vardırdığını öğrenecektim bir başka siyahtan.
Üniversitede de devam eden Afrikalı Amerikalı tarihi okumalarım beni şaşırtıyordu; çünkü siyah ırk denince akla gelen sadece iş gücü ve istendiğinde borçların yerine verilebilecek kölelerdi. Edebiyatta ve sanatta bir devrim yaratacakları akla gelemiyordu. Pamuk ve tütün tarlalarından her alanda devrime uzanacak bir başarı hikayesinden 17. yüzyılda bahsedilecek olsa dalga konusu olurdu herhalde.
Önceleri duyduğum ve kahraman olarak hafızama yerleşmiş olan iki isim vardı: Malcolm X ve Martin Luther King Jr. Sabah onlarla kalkar; akşam onlarla yatardım. Öyle ya ben bir “beyaz zenci”ydim; Edip Cansever’in de dediği gibi:
“Kim söyler caz şarkılarını en iyi
Zenciler, zenciler
Ama sen beyazsın ne haber
Benim de kapkara yaptılar içimi.”
Üstelik caz benim içimde yaşıyordu; ben de onun. Dinlediğim caz şarkıları beni ilk söyleyenlerine aldı götürdü. Frank Sinatra mesela: Bir beyaz Amerikalı; içi kapkara. Bir şarkı seslendiriyor Show Boat’tan: Ol’Man River. Her dizesi tarih kokan, her dizesi acı.
Rosa Parks tutuklandığında –üstelik sırf bir beyaza yer vermedi diye- boykot edildi otobüsler; başlarında King. Taşkınlık yapmadan da alınır haklar dedi; bilgece: Gandhi gibi.
Sakin durarak olmaz dedi Malcolm X. Araştırdı Afrika kökenini ve kültürünü. Bizim kültürümüz de yaşasın dedi. Eriyip kaybolmayalım aralarında; kültürümüzle alalım haklarımızı.
Flip Schulke’nin fotoğraflarına da bakmayı ihmal etmedim bu arada. King’i çekiyordu; siyahları, hakları için savaşmalarını. King, Washington’a yürüdükleri sırada “Bir Hayalim Var” dedi, siyahların ve beyazların bir arada, sınıf farkı gözetmeksizin, ayrımları ortadan kaldırdıkları bir hayatın hayali.


Tom Amca diyorlardı siyah ırka. Nedeni: Tom Amca’nın Kulübesi. Harriet Beecher Stowe’un 1852’de yazdığı bu kitap büyük yankı yaratmıştı. Afrikalı köleler deyince akla Tom Amca geldi hep. İç Savaş sonrası Abraham Lincoln de diyordu, bu eser sayesinde oldu her şey denebilir diye. İyi kalpliydi siyah ırk artık, zararsız; en önemlisi özgür. Kaldıramadı güç dengesindeki eşitliği beyaz ırk; dedi madem öyle ayrı olsun tuvaletlerimiz, lavabolarımız, otobüslerdeki yerlerimiz, sinema / tiyatro koltuklarımız… Jim Crow dediler adına bu yasanın. Özgürlükte tutsak olsun Afrikalı Amerikalılar diye.
Çünkü Tom Amca’ydı onlar; sesleri çıkmazdı.
Yanıldılar.

20. yüzyılın ilk yarısında Harlem Rönesansı’yla Tom Amca’nın sesi duyuluyordu artık. Siyah bir mürekkep gibi damarlarında dolaşıyorlardı beyaz kağıdın: şairler, yazarlar, caz sanatçıları, ressamlar…
Tam da bu dönemin şairlerinden Langston Hughes, beni Amerikan Edebiyatına Giriş dersinde şu dizeleriyle yakalamıştı:
“Yani ben yazdım diye kağıdım da mı zenci?
Ben olduğundan, beyaz olmayacak.
Lakin bir parça
sen olacak, hocam.
Sen beyazsın—
ama bir parça da ben, benim bir parça sen olduğum gibi.’’(Theme for English B)
Görmezden gelinemezlerdi artık. Onlar da vardı; en az beyazlar kadar. Bunu Richard Wright romanlarında anlattı; mesela Native Son (Yerli Oğul)’da. Dikkat çekti; çünkü bir siyah bir beyazı öldürüyordu kitapta. Fakir, ümitsiz ve mutsuz bir halkı gösteriyordu. Etrafa papatyalar, güller saçılmıyordu. Karanlık hayatlar, karanlık hikâyeler fışkırıyordu bu kaynaktan. Tom Amca’nın Kulübesi’ni anımsatan bir anlayış; tek fark bir beyaz zarar görüyor.
Bu durum karşısında sesini çıkaran bir başka eserse şans eseri elime geçen The Invisible Man (Görülmeyen Adam) idi. Ralph Waldo Ellison’ın bu eseri beni tarihte bir yolculuğa çıkarıyor ve Wright’ın tersine bilgi düzeyi yüksek bir adamın yaşadıklarını anlatıyordu. Toplum tarafından görmezden gelinen başkarakter aracılığıyla Afrikalı Amerikalıların mücadelesi ve yüksek kültür düzeyi anlatılıyordu. 1952’deki bu eser dönemin aktivistlerine de sahip oldukları güçleri gösterdi.
Ve son damla: To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek). Nelle Harper Lee’nin 1960’ta yayımlanan bu eseri dünya genelinde kazandığı başarı ile hak mücadelelerinde Afrikalı Amerikalılara güç katmış eserlerden. “Alaycı kuş” (bülbül) sembolü ile siyah ırkın uğradığı haksızlığı gözler önüne serdi. Yasalarla elleri kolları bağlanan, haklı da olsalar jüri ile haksız sayılabilecek siyah ırkın Jim Crow’un etkisini yırtması gerektiği bu şekilde bir kez daha görüldü. Çünkü kitabın çıkmasından beş yıl önce sadece on dört yaşındaki Emmet Louis Till sırf yirmi bir yaşındaki bir kadınla konuştu diye öldürülmüştü; mahkemesiz, kanunsuz.


Kahramanlarım, Malcolm X ve Martin Luther King Jr. mücadelelerinin sonuna gelmişlerdi. Medeni Haklar Kanunu’yla haklarını aldıktan sonra Malcolm X 1965’te, King 1968’de eylemlerinin önüne geçilemediği için karşıt gruplarca öldürüldüler. Buna rağmen Tom Amca’nın sesi hem edebiyatta hem de siyasette gittikçe yükseliyordu:
Colin Powell, Condoleezza Rice gibi isimlerin bakanlıklarından sonra Barack Obama (2008) devlet başkanı oluyordu: Daha adil hakları sağlayacağı umuduyla. Çünkü rüya gerçekleşmiş, Afrikalı Amerikalı devletin başına geçmişti.
Toni Morrison ve Alice Walker gibi insan hakları savunucuları da toplumdaki bozuk davranışlara karşı durmaya devam ediyordu; hâlâ da etmekteler.
Peki, Tom Amca yönetimde kontrolü gerçekten ele aldı mı; yoksa Louis Armstrong’un da dediği gibi What a Wonderful World (Ne Güzel Hayat) telkiniyle yola devam mı ediyor?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

SON ŞARKI

Bulutlar geçiyor üstümden, yaşıma denk bulutlarBöyle böyle geçiyor mavi bir sevmek içimdenUcu yanmış mektup böyle değiyor geçmiş zamanımaKüheylan…

ŞEHİR’DE SEZON

Tiyatroyu tartıştığımız daha doğrusu tartışamadığımız bir dönemi geride bıraktık. Ya zaman yetmedi ya da sözlerimiz maksadını aştı, yanlış…

ZİFİRİ YEŞİL

ToprakKüf kokusuSöz geçirilmez baltaDüşer saka’nın göğsü. YalınayakIsıtıyorum toprağıAyaklarım küf kokuyorBir saka göğsü,Bir ateş,Bir balta sapı,Zifiri yeşil. Yeşili kim…

Karamelli Dondurma

Heyecanla kumun üzerine şekiller çiziyor, karmaşık işlemin sonucunu arıyordu. Yaklaştığımda biraz tanıdık geldi. Alnındaki çizgiler uzamış, kaşlarının üstüne…