ÜÇ AYŞE ŞASA: VE DÜŞÜNÜR VE SANATÇI VE ÖNCÜ

Ayşe Şasa, merkezinde bizim ülkemizin yer aldığı İslâm dünyasının yaşadığı medeniyet buhranının yol açtığı travmatik metamorfozun ve bu buhranın nasıl aşılabileceğinin canlı, çarpıcı ve imajinatif metaforudur. Sembolüdür, demedim; metaforudur, dedim özellikle.
Nedeni şu: Sembol, esas itibariyle “ölü” bir şeye işaret eder ve işaret ettiği kişiyi de şeyleştirir ve “öldürür” aslında. Hele de sembol, insan için kullanılmışsa bu ölüm ve şeyleştirme kaçınılmazlaşır.
Oysa metafor, ölüyken bile diri bir şeye atıf yapar ve atıf yapılan şey, nesne bile olsa diriltir onu da. Hele de metaforla atıf yapılan bir insansa, bu atıf, hem o insanı diri kılar; hem de o insanın şahsında, metafora muhatap olan bütün diğer insanları diri tutar.
Burada sembol ile metafor kavramlarını zıt kavramlar olarak kullanmadığıma, aralarında, önemsenmesi gereken bir farklılık olduğuna özellikle dikkat çekmek isterim. Belki şöylesi bir cümle daha açıklayıcı olabilir: Sembol, daha çok pasifize edici, mücerred ve nesneleştirici bir nitelik arz ederken; metafor, daha çok aktive edici, müşahhas ve özneleştirici bir nitelik arz eder.
Medcezir’in Metaforu: Pathos’dan Ethos’a
Bu ilk teorik gözlemler ışığında baktığımda, Ayşe Şasa’nın, yaşadığımız medeniyet buhranının yol açtığı travmatik dönüşümün ve bunun nasıl aşılabileceğinin sembolü olmaktan ziyade, metaforu olduğunu, hem de canlı bir metaforu olma özelliği arz ettiğini düşünüyorum. Düşünüyorum, ne kelime, görüyorum. Bu anlamda, önce gidişimizin ya da yitişimizin, sonra da gelişimizin ve yeniden dirilişimizin, yani bütün yönleriyle, serüvenleriyle yaşadığımız medcezir’in hem şahsî, hem zihnî / epistemolojik, hem de ontolojik iyi bir metaforudur “Ayşe Şasa”.
Yaklaşık iki asırdır yaşadığımız medeniyet buhranı -her ne kadar İslâm medeniyeti tarihi boyunca yaşadığımız ikinci büyük buhran olsa da- birincisiyle kıyaslanmayacak ölçüde ve ölçekte sarsıcıdır. Bizi çağın ağlarına ve bağlarına, kavramlarına ve bağlamlarına mahkûm eden köklü bir çağ körleşmesinin, tastamam bir semantik intiharın eşiğine fırlatan ontolojik bir kopuş macerasıdır; mecramızı, Arşimet noktamızı yitirmemize, pergelimizi şaşırmamıza yol açan bir fetret dönemidir.
Buhran büyüktür; ama buhranın büyüklüğüyle orantılı olarak zaafları ve imkânları da. Yaşadığımız fikir çilesi, oluş çilesi ve varoluş çilesi ortalığı toza dumana boğan bir anafor atmosferinde yaşanıyor elbette; ama tam da bu nedenle, yaşadığımız bu serüven, bir ışığın, muhkem bir kalkış noktasının bulunması yolculuğunun zorunluluğunu ilzam ettiriyor bize. Bizi yaşadığımız hâl-i pür melâl’den, dingin, engin, derûnî ve çok yönlü bir istiklâl ve istikbal arayışına soyunmaya icbar ediyor. Istırabın ya da çilenin (pathos) derinliği, hak edilmiş, bedeli ödenmiş sahici ve sahih bir zemine (ethos) çıkarmaya katkıda bulunuyor. Başka bir deyişle, zifirî karanlığın nihayeti, şafağın atacağı “saat”in bidayetini müjdeliyor bize.
Gelip gidiyoruz; gidip geliyoruz ama sonuçta salim bir limana demirliyoruz. Bu çileyle, ıstırapla, onca çabayla ulaştığımız salim liman, bizi kendimize getiriyor: Kendimize geldiğimiz ölçüde kendimizden geçiyoruz; kendimizden geçtiğimiz ölçüde kendimize geliyoruz: Ve bu meşakkatli, çileli ama münbit ve öğretici varoluş yolculuğu, hakikatin izini sürmemize imkân tanıyor: İz sürme yolculuğumuz derinleştikçe, kendimize, içimize, o uçsuz bucaksız âlemin dercedildiği iç dünyamıza sürgit varedici ve kanatlandırıcı dalışlar / fütûhâtlar yapıyoruz.
İşte yaşadığımız medeniyet buhranının bize travmatik bir metamorfoz hâli yaşatan ve sonra da bu metamorfozu aşmamızı mümkün kılan esaslı bir yolculuğa çıkışımız, bizatihî Ayşe Şasa’nın şahsında ontolojik bir varoluş yolculuğuna dönüşüyor.
Bir Medeniyet Meselesi Olarak Sinema ve Film Düşünürü Olarak Ayşe Şasa
Ayşe Şasa, yaşadığımız ikinci büyük medeniyet buhranının anlaşılması, anlamlandırılması ve aşılması sürecinde, kendisinden önceki kişilerde / film entelijansiyasında gözlenemeyen ölçekte, derinlikte ve çapta, çok yönlü bir entelektüel birikim ortaya koydu. Burada elbette ki, münhasıran Yeşilçam Günlüğü başlığı altında topladığı, önce Dergâh dergisinde yayımlanan yazılarından söz ediyorum. Ayşe Şasa’nın, bu kitabında izini sürdüğü temel mesele, dünya ölçeğinde karşılık bulacak ve yankılanacak bir film dilinin nasıl kurulabileceği meselesidir. O yüzden ilk metninin başlığı, “Türk Filmi Nedir?”dir ve bu başlık boşuna, rastgele “atılmış” bir başlık, Ayşe Şasa da, film üzerinde/n düşünme meselesine böylesi bir başlıkla rastgele koyulmuş biri değildir.
Ayşe Şasa, film dilinin sorunlarını tartışırken iki şeye özellikle özen gösterir: Metninin diline ve zihninin dinginliğinin diline.
Ayşe Şasa’nın metninin dili, Yunus’un ruhundan devşirilmişçesine sade ama muhkem bir dildir: Kusursuz bir Türkçe’dir ve bu Türkçe, şiir gibi akar, sizi de peşine takar. Ayşe Şasa’nın metninin dilinin bir başka özelliği de, tıpkı kendisi gibi, kendinde ve kendi serüveniyle temsil ettiğimiz medeniyet serüvenimizde gözlendiği gibi, metaforlarla örülür ve ilerler: Güçlü metaforlarla… Tasavvufun derûnundan devşirdiği, Mevlâna’nın ve İbn Arabî’nin dinginliğini ve enginliğini yansıtan, hayat bahşedici metaforlarla… İşte bu kanatlandırıcı metaforlar, -birazdan göstereceğim gibi- önümüze, her met/n/inde yeni koridorlar, yepyeni güzergâhlar açar.
Hem sade hem derûnî, hem dingin hem de diri ve direngen bir metinle başbaşa bırakır bizi çıktığı hakikatin izini sürme yolculuğunda. Aslında gerek metindeki Türkçe, gerekse zihninin ve varoluş alanının kuşatıcılığının derûnî dili, onun sinema üzerinde/n yaptığı bu hakikatin izini sürme yolculuğunda sinemanın “bahane” olduğunu kendiliğinden ele verir.
İşte Ayşe Şasa’yı Ayşe Şasa yapan ayrıksı “yer”, tam da burasıdır: Sinemayı, hem kendi varoluş ve hakikatin izini sürüş serüveninde, hem de bizim varoluş ve hakikatin izini sürüş yolculuğumuzda bir “bahane”, bir “vesile” olarak görebilecek bir yerden, en üst yerden, medeniyet gökkubbemizden sinemaya bakabiliyor olmasıdır.
Ya da şöyle söyleyelim: Sinemayı bütün yönleriyle -estetiğiyle, felsefesiyle, görünür görünmez dünyaları ve kaynaklarıyla- kavrayabilmek, ancak sinema-dışı, sinema-ötesi söylemlere ve alanlara ulaşılabilecek kadar derin nefes alınabildiğinde mümkün olabilir: İşte bu yer, bütün yerlerin ortak noktası, bütün yolların kavşak noktası, medeniyettir. Bu, biraz da sinemanın çok katmanlı, geçmişle gelecek, enlemle boylam, yatay eksenle dikey eksen arasında uzanan, varolan, bütün düşünme biçimlerinin, bütün sanat türlerinin ve hatta bütün varoluş biçimlerinin buluşma noktası, daha doğrusu buluşturulma yeri olmasının “empoze ettiği” bir durumdur. Genelde Türk entelijansiyasının da, özelde ise Türk film entelijansiyasının da Ayşe Şasa gelene kadar gelemediği, ulaşamadığı, sinemanın doğasının ve dilinin ne olduğunu da kavramasını imkânsızlaştıran, Türk sinemasının kaynaklarını ve estetiğini de görebilmesini kaçınılmaz olarak zorlaştıran, keşfedilmeyi bekleyen “üst perde”, keşfedilmemiş kıtadır.
İşte bu çok katmanlı, çok yönlü bilme, olma ve varolma yeri ve yerleminin sahip olduğu ve sunduğu bu imkânı, yani sinemanın bir medeniyet meselesi olarak ele alındığı zaman anlaşılabileceğini ve Türkiye’de, dünyaya armağan edebileceğimiz bir film dili kurulacaksa, bunun ancak esaslı, köklü, Arşimet noktasına kavuşmuş, pergelini bulan bir medeniyet tasavvuruyla imkân dahiline girebileceğini Türkiye’de ilk kez kavrayan ve gösteren kişi Ayşe Şasa’dır.
Çağımızın en cins düşünürlerinden Deleuze’e, felsefenin sonunu -bir kez daha- ilan ettiren, felsefenin ve düşünmenin yerini sinemanın aldığını haber verdiren bu çok yönlü ve çok katmanlı özelliğiyle sinemanın, bütün biliş, oluş ve varoluş imkânlarına uzanan bu nev-i şahsına münhasır niteliği, film dilinin ve dünyasının ancak filmin diline ve dünyasına bihakkın nüfûz edebilmeyi mümkün kılabilecek ölçüde ve ölçekte bir varoluş tasavvuruyla, bir hakikat tasavvuruyla, kısacası bir medeniyet fikriyle donanmayı zorunlu kıldığını ilk kez kavrayan ve bunu ele aldığı bütün meselelere hakkıyla uygulayan film düşünürüdür Ayşe Şasa. Ayşe Şasa’yı film eleştirmeninin, film teorisyeninin ötesine ulaştıran yakıcı nokta burasıdır: Sahip olduğu medeniyet şuuru, idraki ve perspektifi.
İşte Ayşe Şasa’nın sahip olduğu ve harekete geçirdiği bu kuşatıcı / ihata edici medeniyet perspektifi, onun yalnızca bizim yapacağımız sinemanın, Kur’ân’ın hayat bahşedici, ruh üfleyici suyundan doya doya içen İbn Arabî, Mevlâna, Attar, Yunus, Fuzûlî, Merağî, Itrî, Şeyh Galip, Bediüzzaman, Sezai Karakoç, İsmet Özel gibi köklü, kanatlandırıcı entelektüel ve estetik kaynakları, yerli ama imajinatif bir film dilinin kanatlandırıcı bir şekilde hayata geçirilmesi sürecinde değil, aynı zamanda, Amerikan klasik sinemasından Amerika’daki avant-garde sinema akımlarına, Avrupa’daki bütün “sanat” sineması akımlarından, Sovyet devrim sinemasına, Tarkovsky ve Paradjanov sinemasına ve genelde bütün dünya sinemasına da bu sinemaları var eden medeniyetlerin entelektüel ve estetik kaynakları ışığında bakabilme imkânı kazandırmıştır Ayşe Şasa’ya.
Nitekim, onun sanatçı / senarist / sinemacı yanını ele veren sinematografik bir üslup ve tadla kaleme aldığı Yeşilçam Günlüğü’ndeki -biraz önce zikrettiğim- “Türk Filmi Nedir?” başlıklı ilk metninde, Türkiye’de bir yazar, ilk defa, medeniyetin bütün süreçlerini -biliş, oluş ve varoluş menzillerini- hem eşzamanlı, hem de ardışık olarak harekete geçiren bir yaklaşımla bakabiliyordu Türk sinemasının ne’liği ontolojik sorununa, işte bu yüzden.
Ve yine bu yüzden, bu kısa ama çığır açıcı, ufuk açıcı metinde, sinemada imajinatif film dilleri kuran sinemaların -özellikle de Batı’daki özgün film akımlarının- dillerinin entelektüel ve estetik sermayeleri, kaynakları konusunda tastamam Nietzschevârî ve Nietzsche’nin şakirdi Foucaultvârî bir arkeoloji ve jeneoloji çalışması yaparak çözümlüyor, oradan Türk sinemasının dilinin ne’liği ve nasıl -hangi entelektüel ve estetik kaynakların harekete geçirilmesiyle- kurulabileceği meselesi üzerine odaklanabiliyordu.
Bir Milat ve Öncü Olarak Ayşe Şasa
Ayşe Şasa’nın bu kapsamlı yolculuğu, Türk sinemasında bir miladın habercisi ve müjdecisiydi. Ve Ayşe Şasa, bu yolculuğu nasıl yapabildiğine ve böylesi bir yolculuğun Türkiye’deki film entelijansiyasının önce içine sürüklendiği çıkmaz sokağa nasıl “yuvarlandığına” çarpıcı gözlemlerle dikkat çekiyor, sonra da çıkmaz sokaktan nasıl çıkılabileceğini enfes bir dille gözler önüne seriyor/du, medeniyet bilinciyle kuşanan ve o yüzden de, kendi deyişiyle, böylesi bir “kuramsal şuur”la donanan bir film düşünürü olarak, “Türk Sinemasının Ezelî Sorunsalı: Nasıl Bir Sinematografi?” başlıklı nefis metninde.
Bu metin, Ayşe Şasa’nın sahip olduğu ve Türk entelijansiyasına sunduğu medeniyet perspektifinin ne denli kanatlandırıcı imkânlar sunabileceğini gösteren öncü bir metindir. Ve ne yazık ki, o zamanlar güme gitmişti; ama bugün Türk film entelijansiyasının önünü açacak teorik ve pratik temelleri de atmış bir metindi/r. Eisenstein’ın sinematografisinin entelektüel ve estetik kaynaklarının bir alt metin olarak izinin sürüldüğü bu metnin omurgasında bu topraklarda yerli ve imajinatif bir film dili kurma arayışının medcezirli hikâyesi anlatılır bir sanatçının / senaristin keskin gözlem gücüyle.
Ayşe Şasa, metne, emektar ve tam bir çınarı andıran sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo’ya yaptığı bir ziyaret sırasındaki diyaloglarını aktararak giriş yapar. Scognamillo’nun Türk sinemasının yaklaşık bir asırlık hâl-i pür melâli konusundaki (hemen hatırlatayım; yıl, 1990’dır) şu gözlemleri zihin açıcıdır: “Bir meselede gerçekçi olalım: Türk sinemasının henüz doğru dürüst bir grameri, bir sentaksı bile olduğu söylenemez. Birçok insan, falan kamera açısını neden seçtiğini, filan yerde neden uzak ya da yakın plan kullandığını hâlâ bilmiyor.”
Ardından Türk sinemasının ezelî sorununa, Batıdan “hazır kalıplar” alarak varolabileceği yanılsamasına dair enfes bir anısını paylaşır bizimle Ayşe Şasa. Sözü Ayşe Şasa’ya bırakmanın tam sırası:
“Sinema anlatımı, bizde hep Batı’dan alınacak bir şey sanılmıştır. Batı’dan, Amerika’dan ya da Avrupa sinemasından hazır dil kalıpları aktarmaya çalışmışızdır. -Hiç unutmam, 1968 yılında, Sinematek derneğinin açılış gösterisine gitmiştim. Ünlü bir Fransız filmi gösteriliyordu. Tesadüfen yanına oturduğum yüksek tahsilli bir sinemasever bayan bana kaşını kaldırarak şöyle bir bakmış, ‘Ne o, yalnız mı geldin? Hani arkadaşların, öbür sinemacılar? Yoksa onlar öğrenmek istemiyorlar mı?’ demişti. O günden bu yana düşünmüşümdür, bu öğrenmek sözü üstüne. Türk sinemasına, sinemayı ille de Batı’dan öğreneceği bir şey gözüyle bakan zihniyet üstüne…” (s.25).
Ayşe Şasa’nın bu gözlemi, İngiliz sinema dergisi Sight and Sound’un 1992 yılında İstanbul Film Festivali’ne katılan bir yazarının şu çarpıcı gözlemiyle de doğrulanır: “Türk sineması, neden Bunuel’in, Antonioni’nin, Fellini’nin, Godard’ın filmlerini taklit ediyor; kendi dilini kuramıyor acaba?”
Ayşe Şasa, daha sonra sadece entelektüellerde değil, sinemacılarda da gözlenen “teslimiyetçi”, “edilgen”, Batı’ya “şartlanmış” bu tavrın “nereye kadar geçerli” olduğunu, bu tavrın herhangi bir temeli olup olmadığını sorgular ve bir soruyla şöyle sürdürür yazısını: “Sinema, başka ülkelerin sinemalarından [hazır dil kalıpları devşirilerek-YK] öğrenilebilecek bir şey midir? Sanmıyorum. Böyle bir bakış açısı, sinemanın kültürel içeriğine tamamen ters düşen kısırlaştırıcı bir yaklaşımdır.”
Bu gözlemlerinden sonra Ayşe Şasa, gelişini, bir milat oluşunu haber veren üç katlı / üç katmanlı bir yapı önerir yerli ve özgün bir Türk filmi dilinin kurulması için: En alt kat, sosyal kültürdür; orta kat, estetik / sanatsal kültür; üst katsa, diline kavuşan filmin kendisi. Bu önerisini, Ayşe Şasa’yı medeniyet perspektifini sinemaya girdiren hem bir düşünür, hem bir film teorisyeni, hem de ön açıcı bir öncü olarak nitelendirmemi sağlayan, şu tarihi tespitle özetler:
“Sinema tekniğinin temeli, toplumsal kültürdür. Her toplum ya da her uygarlık birimi, sinema tekniğinin ana çekirdeğini -sinematografisini- kendi sosyal kültürünün işlevlerine uygun olarak kurmak, geliştirmek durumundadır. Bizimki gibi çok özgün bir “uygarlık zemini”ne sahip ülkelerde bu özellikle böyledir, böyle olmalıdır.” (s.25 / italikler, Ayşe Şasa’ya aittir).
Ben bu satırları Londra’dayken okumuştum. Bu satırları okuduğumda ne kadar sevindiğimi anlatmam çok zor. Bu satırları okuduktan sonra, Dergâh’ta ilk yazılarımı yazmaya karar verdiğimi hatırlatmam, her şeyi anlatmaya yeter sanırım.
Ayşe Şasa, bu metinleri yazmadan üç yıl önce, Londra Film Festivali’nde gösterilen Mali’li Süleyman Cisse’nin Yelen filmini izledikten sonra, Thames Nehri’nin kenarında düzenlenen festivalin yapıldığı ve filmin gösterildiği salondan hızla Thames Nehri’ne koşarak, isyan etmiş; “Bu filmi, böylesine imajinatif bir filmi, nasıl olur da biz yapamayız? Bizim kaynaklarımız, entelektüel ve estetik sermayemiz, dünyaya özgün bir film dili armağan etmek için en köklü, en yaratıcı kaynaklardan biri. Nasıl olur da bu muazzam sermayeye kör ve sağır bir tavır takınabiliriz?” diyerek üzüntümü Thames Nehri’yle paylaşmıştım âdeta.
Ayşe Şasa’nın söz konusu metinlerini görünce, kendisiyle mutlaka şahsen tanışmam gerektiğini düşünmüş, nitekim Türkiye’ye yaptığım ilk ziyarette Akif Emre’yle Ayşe Şasa’yı ziyaret etmiş ve tanışmıştık.
Hepimiz Ayşe Şasa’nın “Palto”sundan Çıktık ve Asıl “Film” O Zaman Başladı…
Ayşe Şasa’dan önce de sinemaya medeniyet perspektifi ile yaklaşan kişiler, özellikle de film yapan yönetmenler vardı elbette. Rahmetli Yücel Çakmaklı’dan Mesut Uçakan’a, Osman Sınav’dan İsmail Güneş’e, Metin Çamurcu’dan Salih Tuna’ya kadar hepsi de hem film eleştirisiyle, hem filmsel metnin türlü ön-metinleriyle, hem de filmin kendisiyle uğraşan kişiler, sinemaya az çok, belli belirsiz bir medeniyet zaviyesinden bakıyorlardı.
Yine rahmetli Halit Refiğ’in yerli bir Türk filmi ve dili kurma konusundaki arayışı, verdiği “Ulusal Sinema Kavgası” da, Yunus’a, Karacaoğlan’a, Mevlâna’ya kadar uzanan, benzer bir zeminde gerçekleşmiş bir çabaydı. Ömer Lütfi Akad’ın, Atıf Yılmaz’ın, Metin Erksan’ın ve Ayşe Şasa’nın eşi rahmetli Bülent Ağabey’in (Oran’ın) -bizzat tanık olduğum- ortaya koyduğu arayış da bu düzlemde gerçekleşmişti.
Ama bu kişilerin hiçbiri, Ayşe Şasa kadar filmi bir medeniyet meselesi, bir biliş (epistemoloji), bir oluş (fenomenoloji) ve bir varoluş (ontoloji) meselesi olarak bihakkın özümseyebilmiş değildi. Belki vakit henüz erkendi. Belki Ayşe Şasa’nın, medeniyetimizin yaşadığı travmatik metamorfoz sürecini iliklerine kadar yaşayan ve keşfedilmemiş kıtayı (terra incognita) bütün “pathos”uyla tecrübe eden bir kişinin, tıpkı medeniyetimizin bizatihi kendi yaşadığı medcezir serüveni gibi, çilesini, fikir, oluş ve varoluş çilesini hayatının bütün enlem ve boylamlarında hücrelerine kadar yaşayan bir kişinin gelmesi gerekiyordu.
Ve Ayşe Şasa geldi: Ve asıl “film” işte o zaman başladı. El yordamıyla, “deneme-yamulma” yöntemiyle gerçekleştirilen arayışlar, ortaya konan ürünler geride kaldı ve Ayşe Şasa’nın gelişiyle birlikte, yaklaşık çeyrek asırlık süren bir bekleyişin / yolculuğun sonunda, hem Ayşe Şasa’nın “palto”sundan çıkan “çocukları” (Sadık Yalsızuçanlar, İhsan Kabil, Enver Gülşen ve bendeniz), hem de hakikatin izini en geniş spektruma yayarak sürebilen bu film düşünürleri kuşağının Ayşe Şasa’nın öncülüğünde ve rehberliğinde oluşturdukları habitus / filmik aura veya vasat’ta Türk sinemasının dünyaya sunacağı özgün dilin kuruluşunun miladını başlatan öncü sinemacılar kuşağının habercisi, Semih Kaplanoğlu ve ardından Derviş Zaimoğlu geldi.
Ayşe Şasa, bu uzun soluklu biliş, oluş ve varoluş yolculuğunun teorik miladı; Semih Kaplanoğlu ise pratik miladını oluşturdu.
Bugüne kadar türlü nedenlerle, gerekçelerle sığ, köksüz ve dayanaksız, sürekli dışarıya, Batı’ya bakan, donakalan, bizi / Türk sinemasını da sürgit yarıyolda bırakan, donduran ve durduran “sinemasal iktidar” tarafından dışlanan Mesut Uçakan, İsmail Güneş ve Osman Sınav gibi “orta kuşak” yönetmenlerin de aynı yolun izini bu kez daha bir özümseyerek, daha bir içselleştirerek sürecekleri bir zemin oluşmuş oldu ve önümüzdeki süreçte, hem bu “orta kuşak” yönetmenlerin, hem de gelişlerini bekleyen / beklediğimiz genç kuşak yönetmenlerin / sinemacıların üzerinde/n rahatlıkla yürüyebilecekleri umut ve ufuk vadeden z/engin bir teorik koridor ve münbit bir pratik zemin inşa edilmiş oldu.
İşte bu teorik ve pratik zemini Ayşe Şasa’ya borçluyuz: Bir düşünür, bir sanatçı ve bir öncü olarak bu zemini inşa eden Ayşe Şasa’ya…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Seyyid Bilal

Sinop’un manevi sahibi Seyyid İbrahim Bilal Hazretlerinin türbesi de bakın şurada, camdan görebilirsiniz. Eğer evi tutarsanız, O’na da…

ZİFİRİ YEŞİL

ToprakKüf kokusuSöz geçirilmez baltaDüşer saka’nın göğsü. YalınayakIsıtıyorum toprağıAyaklarım küf kokuyorBir saka göğsü,Bir ateş,Bir balta sapı,Zifiri yeşil. Yeşili kim…