Arter Tasarım ve MSGSÜ işbirliği ile Tophane-i Amire’de gerçekleşen “The Great Masters” sergisi Türkiye’de ciddi anlamda hayata geçirilen ilk interaktif sanat sergisi olma özelliğinin yanı sıra Rönesans İtalya’sının üç önemli dehasını bir araya getiriyor. Girişte bir günceye dahil oluyorsunuz ve çıkana kadar sayfalarda dolaşma merakınız bitmiyor. Sergi aynı dönemde yaşamaları sebebiyle birbirine rakip olmuş üç İtalyan sanatçıyı anlattığından İtalya’da günlük yaşam, sosyal statüler, ekonomi, siyasal güçler, eğitim ve keşiflerle ilgili genel bilgiler aldıktan sonra Rönesans öncesi ve sonrasını gösteren bir tarih akışı içinde buluyorsunuz kendinizi. Böylelikle sanatçıların yaşadığı koşullar ve etkisi altında kaldıkları kişiler hakkında fikir sahibi olup etrafınızı kaplayan gizemli sahnenin dekorunu tamamlıyorsunuz.
İlk perdede Michelangelo karşılıyor sizi Sistine Şapeli ve sergi alanının tam ortasında bulunan Davud heykeli ile. Michelangelo agresif, içe dönük kişiliği ve tezatlıklardan beslenen bakış açısıyla biliniyor. Henüz çocukken büyüdüğünde sanat ile uğraşacağını söyleyince, tüccar olmasını isteyen babası “Hiçbir Buonarroti sadece ellerini kullanarak hayatını kazanmayacak” demiştir, bunun üzerine Michelangelo bulduğu her taşı oyarak babasına yeteneğini ispat etmiş ve sonunda Domenico Ggirlandaio’ya çırak verilmiştir. Babası ile ilişkisi kötü olsa da kendisine “Yıkanma!” dediği için senede sadece iki kez yıkanması anlaşılabilir bir durum değildir. Devrinin en zengin sanatçılarından olup kazandığı paraları harcamaz, bankaya yatırır. Yeme-içme alışkanlıkları sadedir, Hz. İsa’nın yaşam biçimini örnek aldığını söyler. Dini değerleri önemser, bununla birlikte papayı iki kez dolandırır. Gençlik yıllarında maddi sıkıntı yaşarken, o sıralar çok para eden Roma döneminden kalma eserleri taklit edip, orijinaliymiş gibi Kilise’ye satmaya karar verir. Eros heykeli yapar ve insan dışkısı ile yoğurttan elde ettiği karışımı heykelin üzerine sürer, toprağa gömüp altı hafta bekletip çıkarır. Heykel Michelangelo’nun özgün sanatı neticesinde aslıyla birebir uyuşmaz ve taklit olduğu Kilise tarafından anlaşılır. Ünlü olduktan sonra da papadan kırk heykelden oluşan bir bahçe yapmak için aldığı paralarla çiftlik alması üzerine Papa II. Julius tarafından, en önemli başarılarından biri olacak Sistine Şapeli’nin tavan resimlerini yapması istenir. Michelangelo 520 metrekarelik bir alanda yaklaşık dört yıl ayaklı merdivenin üstünde, kafası tavana dönük zor bir pozisyonda çalışarak bu görevi yerine getirir. Bu dönemde yazdığı şiirlerden birinde “Artık dayanacak gücüm kalmadı, boyun kemiklerim sırtıma batıyor” demiştir. Âdem, Havva ve Nuh Tufanıyla ilgili İncil’in Eski Ahit’inden alınma öykülerin resimlendirildiği freskin yan unsurları mitolojik figürlerdir. Özellikle “Adem’in Yaratılışı” sahnesi Batı resim sanatının en canlı tasvirlerinden biri kabul edilir. Papa III. Paulus, Michelangelo’dan Sistine Kilisesi’nin duvarına bir “Kıyamet Günü” tasviri yapmasını ister. Meryem’in göğe yükselişi, İsa’nın vaftizi ve Musa’nın hükmünün anlatıldığı freskler yer alır bu duvarda. “Kıyamet Günü” tablosunu eleştiren Papa IV. Paulus, tablodaki imgelerin fazlaca müstehcen göründüğünü söyleyerek Michelangelo’dan tabloyu daha “düzgün” bir hale getirmesini isteyince, Michelangelo’nun cevabı şu olur: “Papa’ya söyleyin, bu küçük bir mesele ve kolaylıkla halledilebilir. Önce kendisi yaşadığımız bu dünyayı uygun ve yaşanılır bir hale getirsin, sonra bu tablo da aynı uygunluğa girecektir.” Michelangelo’nun ölümünün hemen ardından fresk Kilise tarafından “uygun” hale getirilir.
Michelangelo’nun özgün sanatının bir diğer ispatı da; şarap tanrısı Baküs heykelidir. Şarap tanrısı, elinde şarap kadehi olan bir adamken Michelangelo onu sendeleyen, yani şarap içmekten sarhoş bir adam olarak tasvir eder. Papa’nın “Şarap tanrısı şaraptan sarhoş olur mu hiç” demesi ile heykel elinde kalır. Ancak yirmi altı yaşında yaptığı Davut heykeli Rönesans harikalarından biri kabul edilecektir. Genç dahi, beş buçuk metrelik bir mermer kütleden çıkaracağı “David” için, mermer bloğun yanına bir baraka inşa ederek, yardımcısız bir şekilde geceli gündüzlü çalışır. Michelangelo her dahi gibi biraz da delidir. Davut heykelini yaptıktan sonra dönemin Floransa Valisi’nin “Bunun burnu yamuk olmuş” demesi üzerine eline bir avuç mermer tozu ve bir de çekiç alarak yukarı çıkar, heykelin burnuna çekiç darbesi vurur gibi yapar ve valinin şimdi oldu, demesi üzerine elindeki bir avuç tozu valinin suratına üfler. Sekiz sene uğraşıp yaptığı Musa heykeli o kadar gerçeğe yakındır ki karşısına geçip “Hadi şimdi konuş” diyerek elindeki çekici heykele fırlatır. Daha çırakken bile öbür çıraklardan en iyisiyle kavga etmiştir ve burnu kırılmıştır, yamuk burnu ileride ona takıntı olacak, hatta heykellerinin hepsinde kusursuz burnu yapmak için heykellerin geri kalanına harcadığı özenin fazlasını burna harcayacaktır.
En büyük rakibi Leonardo’yla anlaştıkları söylenemez. Michelangelo zaten genel anlamda geçimsiz bir insan olarak kabul edilir. Leonardo da onu fazlaca aşağılamıştır. Yaptığı insan figürlerini ceviz kabuğuna doldurulmuş insanlar diye tabir etmiştir. Çünkü Michelangelo’nun resimlerinde perspektif yoktur. İnsanlar havada uçuşur gibi görünür. Raphael ise Michelangelo’nun öğrencisidir. Raphael’in popüler dönemlerinde Michelangelo polemik yaratmak adına “Her şeyi benden öğrendi!” der fakat Raphael bunu reddetmez “Evet, Michalengelo benim hocamdır” deyince konu kapanır. Raphael, Sistine’i boyası tamamlanmadan görmüş ve çok etkilenmiştir. Bu yüzden Atina Okulu’na Michelangelo’yu Heraklit olarak eklediği rivayet edilir.
Michelangelo bildiklerini yetenekli bulduğu kimselere öğretmeyecek kadar kıskanç yapılıdır ancak hizmetçilerini sanat konusunda teşvik eder. Evine her gün ev işlerini yapmak için gelen hizmetlinin bir kız çocuğu vardır. Çocuk bütün gün heykeltıraşın karşısına oturur ve ne yaptığını izler. Uzunca bir süre bu böyle devam eder. Bir gün yine oturmuş heykeltıraşı izleyen çocuk birden ayağa kalkar ve merakla sorar;
“O atın taşın içinde olduğunu nerden biliyordun?”
İkinci perdede Leonardo’nun sakalları yanaklarınıza batıyor ama siz ona hayran olmaktan vazgeçemiyorsunuz. Zira kendisi çok yönlü bir dehadır. Ressam olmasının yanında, mimar, mühendis, mucit, matematikçi, anatomist, müzisyen ve heykeltraştır. Asıl adı Lionardo’dur. İsmi hecelere ayrıldığında her hece ateş anlamına gelir. Şöyle ki: li-on-nar-do. Lion ateş grubunun burcu, nar Arapça’da ateş, do da yine ateş anlamındadır. Sanatı da Rönesans tarihinde yakıcı bir iz bırakmış, eserlerinde saklandığı düşünülen şifreler bugün hâlâ çözülememekte, eskizleri ise halen tartışılmaktadır. 67 yıllık yaşamında sadece 17 resim yapmış, bunların da bir bölümünü bitirememiştir. Aşırı mükemmeliyetçidir ve dikkat eksikliği olduğu söylenir. Öğrenme açlığının bir türlü dinmemesi onu farklı ilgi alanlarına yönlendirir ve tek bir şeye odaklanmasını engeller. Amcası Francesco dışında ailedeki kimseden sevgi görmez, gayrimeşru doğduğu için yaşıtları gibi üniversite eğitimi alamaması onu yıldırmak bir yana ömür boyu bilginin peşinde koşmasına neden olur. Küçük yaştan itibaren çok güzel çizimler yapan Leonardo’nun resimlerini babası, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı Andrea del Verrocchio’ya gösterince, Verrochio onu çırak olarak yanına alır ve Leonardo Verrocchio’nun yanında Lorenzo di Credi ve Pietro Perugino gibi ünlü sanatçılarla çalışma fırsatı bulur. Atölyede sadece resim yapmayı değil, lir çalmayı da öğrenir. Sesinin güzelliği de bilinen Leonardo giyimine, bakımına çok dikkat eder ve yürürken baş çevirttirecek kadar yakışıklıdır.
Savaştan nefret eder. Ancak savaşla ilgili binlerce mühendislik çizimi ve icadı vardır. Bunlar arasında hafif ama dayanıklı köprüler, düşmanı yıldıran ve duman salan bombalar, surları yıkmak için kullanılacak cihazlar, gürültüsüz açılabilen gizli geçitler gibi icatlar vardır. Bazı planlarını çok tehlikeli olduğu için kendi eliyle yok ettiği bilinmektedir. Floransa’yı 1482’de terk ederek Milano Dükü Sforza’nın hizmetine girer. Düke yazdığı mektupta; savaş makinaları, saldırı ve savunma araçları, düşmanı kovalamak ya da kaçmak gerektiğinde kullanılabilecek hafif köprüler, taşınması kolay hava topları, düşman saflarını yok edecek zırhlı araçlar ve alev püskürten aygıtlardan bahseder. Ayrıca mimarlıkta suyun nakledilmesi ile ilgili projeleri de vardır. Leonardo’nun gönderip göndermediği kesin olarak bilinmeyen bu mektubu bütün zamanların en olağanüstü iş başvurusu olarak kabul edilmiştir.
Sergide Leonardo’ya üç bölüm ayrılmış. İnsan anatomisini çıkardığı eskizleri ve aynı bölümde ufak bir odada çalışmalarını kadavralarla yaptığını anladığımız bir canlandırma var. Vitruvius insanı ile ilgili bilgiler ve oranlar dokunmatik ekrandan öğrenilebiliyor. Başka bir bölümde “Son Akşam Yemeği” ve en son bölümde ise yaptığı maketler var. Son olarak kendinizle ilgili görmediğiniz nokta bırakmayan bir aynalı oda çıkıyor karşınıza. Zaten Baudelaire de Leonardo’yu üç kelimeyle “Derin karanlık ayna” olarak tanımlamıştır.
Leonardo anatomiyi antik heykellerden ve ikincil kaynaklardan öğrenmeyi reddeder. O diğer alanlarda olduğu gibi bu konuda da deneyimin üstünlüğüne inanmaktadır. Kafatasını akıl ve ruhun birleşme noktası olarak tanımlayan Usta’nın ilk çalışmalarından biridir bu çizim. Kalp modeliyle organ naklini öngören Leonardo’nun, rahimdeki bebeğe dair eskizleri de vardır. Görmeyi fotoğraf makinası mantığıyla açıklayan, görme duyusuyla ilgili sinirlerin gözün arkasından çıkıp beyine ulaştığını gözlemleyen ilk anatomicidir.
Floransalı ressamların kuramlarındaki soyutluğu ve izleyiciye tek bir bakış açısı sunan tek odaklı perspektif üzerinde yoğunlaşmalarını eleştirmiş, matematiksel üçüncü boyutun algılanmasını sağlamak adına bu çalışmalara iki tür daha eklemiştir: Kromatik perspektif ile kaçışlı perspektif. Resimlerinin büyük çoğunluğu üçgen proporsiyon içindedir. Derinliği ilk kullanan ressamdır. Michelangelo’nun aksine resimlerindeki figürler yumuşak bir şekilde işlenmiştir. Leonardo’nun teorileri ışıktan çok gölgelere odaklıdır. Işıklı bir figürün ürettiği sonsuz gölgeler, piramit şeklini alır. Leonardo için gölgeler ışıktan daha önemlidir çünkü onları ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Fizyognomoni bilimi 15. yüzyılda etkisini hissettirdiğinde Leonardo beden diline karşı eşine az rastlanır bir duyarlılık sergiler. Sanatçı, hareketi düşünce ve duygu aracı olarak görüp insan figürüne duyum kazandırmıştır. “Tapınma” ve “Son Akşam Yemeği” tabloları bunun iyi örnekleridir. İki kompozisyon da figürlerin yaş, mizaç ve duygularına uygun olarak hareket etmelerine olanak tanıyan samimi ifadelerden oluşmuştur. Usta’nın son dönemlerinde yanından ayırmadığı “Mona Lisa”da ise yüzün tasvirinde ışık ve gölgenin değişken etkileri açıkça görülmektedir. Ağzın iki yanındaki gölgeli alanlar, modelin içsel doğasına gönderme yapmakta ve figür ile manzarayı birleştiren görsel bağlantıyı kurmaktadır. Leonardo’nun olgun dönem yapıtlarında da izleri görülen bu meşhur gülümseme aynı anda hem ilgili hem de uzak duran bir tavrı çağrıştırarak gerçekdışı, soyut bir hava yaratmaktadır. Bilim insanları Mona Lisa’nın “buğulu” gülümsemesinin ardında ünlü ressamın parmaklarıyla tabloya sürdüğü aşırı derecede ince cam cilanın olduğunu belirlemişlerdir. Röntgen ışınlarıyla yapılan incelemede sürülen cila ve boya tabakalarının yüzün farklı bölgelerinde değişen seviyelerde nasıl oluşturulduğunu, farklı renkte boyalarla ustaca karıştırılmış, her biri insan saçından elli kat ince kırk kat cilanın, Mona Lisa’ya belli belirsiz gülümseyişi veren hafif buğulu ve gölgeli etkiyi verdiğini, uzun süre bakıldığında ise bu etkinin kaybolduğunu görmüşlerdir.
Bir doğa parçasını resmin esas konusu yapan ilk Batılı sanatçıdır Leonardo. Çünkü ona göre sadece, objelerin dış görünüşlerini ve şeylerin ardındaki nedenleri araştırmakla tabiat felsefesine ulaşılır. Kendisinin de defalarca ifade ettiği üzere resim sanatına ve dine aslında hiç ilgi duymaz ve dönemin sanat patronlarına istediklerini verip karşılığında asıl tutkusu olan bilimsel çalışmalarına kaynak elde etmeye çalışır. Bu yüzden olsa gerek yine “Meryem’e Müjde” tablosunda resmin ana vurgusu Meryem’den çok Cebrail’in kanatlarındadır. Zira Leonardo’nun o zamanki en büyük hayali uçabileceği bir düzenek kurmaktır. Çünkü uçmak ona mesafeleri kısa sürede aşıp daha fazla araştırma yapma imkanı sağlayacaktır. Uçuş konusunda kuşların mekaniği üzerine düşünür, bu yüzden sipariş aldığı birkaç resmi yarıda bırakır ve her gün saatlerce kuşları izlemeye, sayısız çizim yapmaya başlar. Kanatlar inşa eder ama hiçbiri çalışmaz, kanat çırpmadan planör şeklinde uçmayı çok sonraları akıl eder. Leonardo Milano’da ilk kez kalışında ve Floransa’ya ikinci gelişinde uçuş makinesiyle deneyler yapar. İnsan bedeninin havada kalmasını ve hareket etmesini sağlama girişimi başarısız olur. Leonardo içten yanmalı bir motor olmadan yukarı doğru kaldırışı sağlayabilecek itici gücü üreten bir mekanizma yaratamazdı. Ancak hava akımı, basınç ve rezistans hakkında bildiklerine dayanarak günümüzün planörü, paraşütü ve helikopterine öncülük eden tasarımlar yapmıştır. Uçmak belki de gerçekleştiremediği tek hayalidir.
Leonardo’nun günümüzde 220 civarı olduğu tahmin edilen iq’sunun yanında kocaman bir de kalbi vardır. Şöyle ki hayvanları çok sever. Özellikle atlara karşı ilgisi at çizimlerinden de anlaşılmaktadır. Ayrıca iyi bir binicidir. 1480’lerin İtalyası’nda sadece yemek için kafeslerde yetiştirilen hayvanları satın alıp onları özgür bırakır. Esprili kişiliği de bilinen, Papa ile dalga geçmekten, korkutmaktan hoşlanan Leonardo, sahte bir “İsa’nın kefeni“ yapmıştır. Kefenin özelliği, üzerinde bir “İsa” figürü bulunması ve bunun İsa’nın ruhu göğe yükselirken oluştuğunun düşünülmesidir. Bu kefende kullandığı teknikler o yıllar için ulaşılmaz olduğundan neredeyse günümüze kadar bu kefen gerçek zannedilir, hatta 500 yıl boyunca kefen günü kutlanır Hıristiyan aleminde. Ancak bu yüzyılın sonlarında, insanlar bu kefendeki “İsa”nın Leonardo’ya çok benzediğini farkederler ve araştırmaya koyulurlar. Bugün bu resmin ilkel bir fotoğraf makinası tekniği ile yapıldığı kabul görmektedir. Zaten kefende bulunan “İsa’nın kanı”nın gerçek olmadığı anlaşılmıştır. Leonardo’nun bu resmi kefene işlemek için ışığa duyarlı kimyasallar kullandığı düşünülmektedir. Bilmecelerden hoşlanan Leonardo belki de en büyük bilmeceyi kendinde bulmuş ve kocaman kalbinin büyük bölümüne kendisini yerleştirmiştir. Paranoyak olduğu da söylenir. Çizimlerini, teorilerini birilerinin çalacağından kuşkulandığı için birçok şeyi şifreli, sol elle ve sağdan sola yansıma şeklinde yazmıştır. Ondan bugüne kalan defterler ve yazmalarda birbirini tutmayan eksik parçalar vardır. Yaşam felsefesi, doğada var olan her şeyin mutlaka çözülmesi gerektiğidir. Bununla ilgili, “İnsanda nefes alıp verdiği zaman içinde akciğerlerin şişip indiği bir kan gölü varsa, dünyanın vücudunun da aynı şekilde nefes alabilmek için kabaran ve alçalan bir okyanusu vardır,” sözünü söylemiştir.
Üçüncü ve son perde Raphael ile kapanıyor. Erken yaşta ölmesi onu diğer dahilerin biraz gerisinde bıraksa da Papa Leo X’in emri altında Saint Peter Bazilikası’nın baş mimarı olarak görev yapar. Raphael, Avrupa’da klasik ressamlığın temelini atmıştır. Michelangelo’dan farklı olarak görünen her şeyi bütün zenginliğiyle tabloya aktarmış, tarihe ve Hıristiyanlığa ait dini konulara sadık kalmış, pozlara ifade niteliği kazandırmıştır. Sistine Madonna adlı ünlü eserin ressamıdır. En önemli tablolarından biri “Atina Okulu”dur. Sergide de yalnız bu eseri yer almaktadır.
Raphael resimlerindeki uyumu, duygu yoğunluğunu, hareket ve ifadelerin akıcılığını ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan dramatik bütünlüğü Leonardo’ya borçludur. Ancak Leonardo ve Raphael’in Karanfilli Madonna’sını karşılaştırdığımızda farklılıklar görürüz. Leonardo’ya baktığımızda neşeli bir şekilde betimlenmiş çocuk yüzlü bakire, bebeğini sevmektedir. Leonardo, neşe ve acı gibi zıt temaları birlikte kullanır. Tablodaki ölüm teması çarmıh şeklindeki çiçekle verilmiştir. İki figürü birbirine bağlayan sembolik öğe, Meryem’in zarif bir şekilde elinde tuttuğu ve çocuk İsa’nın çarpıcı bir ifadeyle yakalamak için uzandığı, taç yaprakları çarmıhı anımsatan bir karanfildir. Çocuğun kolları ve bakışı büyük çileyi simgeleyen çiçeğe yönelmiştir. Leonardo, karşıt uçları dengeleyerek gerçekle sembolü sıklıkla yüz yüze getirir. Raphael ise Leonardo’nun sembolik ve dramatik anlatımını yumuşatmış, iki figürün hareketlerinin birleştiği noktayı, daha dağınık ve akıcı bir kompozisyonda vurgulamıştır. Leonardo’nun resimlerindeki psikolojik yoğunluk Raphael’in karakterlerinde görülmemektedir. Meryem ile çocuğun ellerinin hareketi dokunaklı ama basit bir şekilde verilmiş, bu nedenle de sembolik olayın içsel gerginliği kaybolmuştur.
Çağdaşlarının çoğu Leonardo’nun resim dilinin kolay uyarlanabilecek yönlerinden etkilenirler, sfumato kullanımı ve bilge gülümsemeler gibi. Ancak bu ressamlar onun orijinal yapıtlarının ruhunu daha da önemlisi ustanın başarısının en önemli etkeni olan sanat ve bilimin kaynaşmasını yakalayamazlar. Bu da iki sebebe bağlanabilir. İlki bazı insanların diğerlerinden daha şanslı oluşudur, ikincisi ise Leonardo’nun bunu hiçbir zaman bir şans olarak görmeyişidir.
Related Posts
ANDAY’IN ARZUSU
tamirhanede otomobillerotomobillerin benzini yokbenzin pahalıama hepsinin dışındaTarlabaşı’ndan Unkapanı’nayayan gideriz akşamlarıne gariptir yürümek arzusu – kırlarımız çalınmasaydıtavşanlar koşuşurdu oradatüfekleri…
O Ruh Kanatlarını Üstümde Çırptı
Üstü iri çivilerle süslü büyük kapının kanatlarını bütün gücümle ittiğimde etrafa boğuk bir gıcırtı yayıldı. İçerisi öyle karanlıktı…
Karamelli Dondurma
Heyecanla kumun üzerine şekiller çiziyor, karmaşık işlemin sonucunu arıyordu. Yaklaştığımda biraz tanıdık geldi. Alnındaki çizgiler uzamış, kaşlarının üstüne…
TÜNEL
Ağabeyime Ah; bu sabah, bu sabah!Bu esen gece renginde.Ağaçların arasını açıyor gökyüzüyle.Gözlerim yerinde sayıyor. Yemekler kısık ateşte,Ekmek taşın…