Yazarlar ve Kahramanları

Beş çift isimden bahsedeceğim size. Sonra da tek bir soru soracağım.
Dostoyevski ve Budala
Eser “salt ‘iyi’ bir insan yaratmak mümkün mü?” sorusunun neticesi.
Prens Mişkin; budala, kirli dünyanın temiz misafiri. Unutulmaz kahraman Nastasya Filopovna’yı acıma duygusuyla sevdiğini söyleyen, iyi biri. Kendine kalan mirastan hak isteyenleri, etrafındakilerin “yalan söylüyorlar” uyarısına rağmen, sırf içlerinde doğru söyleyen birinin olma ihtimali üzerine geri çeviremeyen hassasiyet… Saflık abidesi.
Prens Mişkin; peygamberimsi bir kahraman. İnsan nefsi; ateş çağırıcısı. Peygamber ise tebliğ eden, Yaratan ile yaratılan arasında, yaratılmışlığına rağmen bir aracı. Ama Dostoyevski bir peygamber yaratamazdı ki… Bir kahraman resmetti, erkekliğini elinden aldı. Çünkü en azgın duyguların körükleyicisi, sınırlarının kestirilemediği erkeklik, her anlamda iyi biri için tehlikeliydi. Yani şehvetten alıkoydu Dostoyevski, Prens Mişkin’i. Ona sormadan iyi bir insan olmasını istedi. Ama bütün bunları yaparken hastalıkla elinden aldığı erkeksi arzularına rağmen erkek kalbini onda bıraktı! Üstelik bir yazarın kahramanına ettiği, ondan çıkardığı acı/acısı bununla da bitmedi. Onu, acıma duygusuyla beslenen bir aşk ile dostluk arasında sınadı. En karmaşık ruh halleriyle bile açıklanması güç tavırların çaresiz muhatabı kıldı. Kalbini ikiye böldü de bir parçasını onda bırakmadı. Ona iki aşk verdi fakat bir kavuşmayı lâyık görmedi. Daha neler yaptı Dosto, Prens Mişkin’e! Sonra da ona, tek kelime ile budala dedi.
Yazarının ona verip kendinde bıraktıklarıyla aşık olmaktan bile korkar budala, aşkı dahi budalalıktır. Bunca güçlü duyguların çekiminde Nastasya’yı da Aglaya’yı da sevdiğini söyler. O söyledikçe Dosto merak eder: Bir insan iki kişiyi aynı anda sevebilir mi? Bir kalbe iki aşk sığabilir mi? Fakat aşkın tekilliğine dokunmaktan çekinir kalemi: Prensin iki kadını da sevdiğini söylemesinin, aslında ikisini de sevmeyişi ile açıklanabileceğine işaret eder…
Budala’yı budala yapan hastalığı da ona Dostoyevski verir. Sara nöbetleri geçirtir, merdivenlerden yuvarlayıp canını yakar söz gelimi. Üstelik bunu yaparken hayattan kopya çekip Yaratan’ı taklit eder. Çünkü bizzat kendisi hastadır. Prens Mişkin’le Dosto’nun ortak kaderidir sara nöbetleri.
Romanın birkaç yerinde geçen tablo: Boyu 30 cm, eni yaklaşık 2 metre. Hans Holbein’in 1522 yılında yaptığı eser: “Hazreti İsa’nın cesedi”. Eşi A.G.Dostoyevskaya’nın anılarına göre, Dostoyevski bu tabloyu Basel müzesinde 1867’de (Budala’ya başladığı yıllar) görmüştü. Büyük yazar, dakikalarca karşısında mıhlanıp kalacak kadar etkilenmişti çarmıhtan henüz indirilmiş İsa portresinden. Karısına “bu tablonun insanı dinden çıkarabileceğini” de o gün söylemişti. Sara nöbetleri ile bu tablonun çarpıcı kesişimi: Prens Mişkin de, aynı anda hem dostu hem de düşmanı olan Rogojin’e dikkatini çeken tablodan bahsederken “O tablo… O tablo insanı dinden çıkarabilir…” demektedir!
Artık “Yazar, kahramanını kendiyle kim bilir daha nice yönden özdeşleştirirken, ona ettikleri kendi çektiklerinin acısını çıkarış şekli midir?” diye düşünmeden edemezsiniz. Canı yananlar, can yakmayı daha kolay becerirler çünkü. Kim bilir Dostoyevski, yaşadıklarından daha ağırlarıyla karakterini sınarken nasıl bir intikamın peşinde ya da nasıl bir duygunun pençesindedir?
Özdeşleşmek demişken…
Dostoyevski’ye bir miras kalsa ve yalan söylediği yüzünden okunan birçok insan hak sahibi olduğunu iddia etse… O da her birini geri çevirmeden gönderebilir miydi?
Ya da yazar, karısı Dostoyevskaya’yı acıma duygusuyla mı sevmişti?
Yine Dosto, sadece iyi bir insan olmayı denerken mi budala olduğunu hissetmişti?
Cevapları, yazar ve kahraman arasında bir sır olarak bırakırsınız. Ardından, “Dostoyevski ve budalası” derken “ve” bağlacını aradan çıkarasınız gelir, vazgeçersiniz…
Ahmet Hamdi Tanpınar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Bir yazar düşünün, onun da düşündüğü “zaman” olsun. En alışıldık haliyle kavranması en güç olgu vakit olsun, zihnini kurcalasın. Kendiyle baş başa kaldığı demlerde -ki bu vakitler bir yazar için eserin doğuşu anlamına gelebilir- tek bir kavramla cebelleşsin. Bir kelime verin ona, ne içinde olsun ne de büsbütün dışında.
Yazar demiştik… Biraz özelleştirin kelimeyi, şair olsun düşündüğünüz, şiir yazsın. Bursa’da Zaman desin, Karışan Saatler İçinde desin. Ama en nihayetinde zamanı merak etsin. Hep onun insanı işleyişini fark edince şair olup kendisi zamanı işlesin…
Bir şairin romanıdır “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. Özellikle servetinin esas kaynağı zaman olan bir şair için, yazılması tabiî ve bir o kadar gereklidir bu kitap. Hayri İrdal’ı burada tanırız. Babasını beğenmeyişi ile kendine farkında olmaksızın yeni babalar edinen, bu yüzden çocuklarına baba olmayı gerçek anlamda beceremeyen bir kahramandır o. Bir babası yoktur, üstelik çok babası olduğu için yoktur ve o hep çocuk kalmıştır. Bu durumun mantığını öyle bir işler ki yazar, Hayri’nin içinde bulunduğu durumu ondan iyi bilen bulamazsınız. Zaten nasıl olabilir ki, Hayri onundur, belki de odur. Tanpınar’ın babasını gözünde nasıl bir mevkiye yerleştirdiği meçhul. Ama bilir misiniz; Hayri’nin Halit Ayarcı’sı, Nuri Efendi’si; Tanpınar’ın ise Yahya Kemal’i, Süleyman Fikri Bey’i vardır. Hayri hayatında babasının yerini dolduran bu adamları örnek alır, âdeta onların varlığında büyür. Ahmet Hamdi, Fikri Bey’den etkilendiğini söylemekle beraber hocası Yahya Kemal’i ayrı bir yere koyar: “Yahya Kemal’in derslerini dinledikçe, içimdeki karışık dünya nizamını buldu. Yavaş yavaş hislerin dünyasından fikirlerin dünyasına girdim. Bana ilk öğrettiği, galiba kendime mühlet vermek…”
Kendine mühlet verir Tanpınar, zaman ile ardı arkası kesilmeyen harplere girişir. “İyi ayarlanmış bir saat bir saniyeyi bile ziyan etmez. Halbuki biz ne yapıyoruz? Bütün şehir ve memleket ne yapıyor? Ayarı bozuk saatlerimizle yarı vaktimizi kaybediyoruz. Herkes günde saat başına bir saniye kaybetse saatte on sekiz saniye kaybederiz. Günün asıl faydalı kısmını on saat addetsek yüz seksen milyon saniye eder. Bu demektir ki günde elli bin saat kaybediyoruz. Hesap et artık senede kaç insanın ömrü birden kaybolur.” Bu sözler ete kemiğe bürünen, kanlı canlı bir Hayri’ye mi aittir yoksa Hamdi’ye mi? İkisi de ayrı ayrı zaman kavramını anlamlandırmak derdinde olan farklı yazarlar mıdır? İkisi de musikiyi sever, savaş görmüş, kanlı dönemlerde yaşamıştır. Hülâsa; birbirlerine oldukça benzerler. Ama en nihayetinde Hayri, Hamdi’nin şiiridir sadece. Ve şiir, şairin hem en büyük sırdaşı hem de sırlarına ihanet eden yegâne düşmanıdır.
Şimdi de bir okur düşünün, elindeki kitabın sayfaları arasına ayracı yerleştirip eline aldığı deftere şu cümleyi kaydetsin: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekân insanla mevcuttur.” Okuduğu kitaplardan sevdiği cümleleri not aldığı defter olsun elindeki. Boş bir sayfasına geçirdiği bu cümlenin altına “Ahmet Hamdi Tanpınar” diye yazsın. Hepimiz yaparız bunu. Gayet tabiî değil mi? Oysa göz ardı ettiğiniz bir şey var: O cümle, Hayri İrdal’ın idi!
Oscar Wilde ve Dorian Gray’in Portresi
Ressam, resim ve haz… Roman bu üç temel üzerine kuruludur. Basil Hallward ressam, Dorian Gray resim, Lord Henry ise hazdır.
Basil ve Henry, Dorian’ın cazibesine kapılmış iki eski dosttur. Ressam duyduğu muhabbeti resmederek dile getirirken, Lord Henry delikanlıyı etkileme çabasına girer. Üstelik bunu başarır. Henry’nin uyguladığı-uygulamadığı hazcı fikirleri genç ve saf Dorian’ı ele geçirir. “Bir günahtan kurtulmanın yolu o günahı işlemektir,” cümlesini kurduğunda Dorian, artık Henry’nin bile olmaktan korktuğu kişidir.
Bir resim tamamlandığında bölünen zaman, kişiden eksilttiğini portresine katar. Yaşlanması kaçınılmaz olan insanın resmi, onun kaybedeceği değerin daimi sahibidir. Çünkü hep güzel kalacak resim, modeli yaşlandıkça kıymetlenir. Dorian, Basil’in çizdiği resimde kendi güzelliğini keşfeder. Kendi portresini kıskanırken güzelliğin verdiği hazzı kaybetme korkusunu yaşar. Resmi gibi hep genç kalmayı bütün ruhuyla arzular. Dorian’ın dileği gerçekleşir, bir bedel karşılığında asla yaşlanmayacaktır. Fakat o andan itibaren işlediği her günahla portresi güzelliğini yitirecek, yaşlanacaktır.
Dorian Gray’in portresi, günahın insan ruhundaki ilerleyişinin resmidir.
Ruhu çürümekte olan Dorian, ressamın hediye ettiği portrede kusursuz görünüşünün bedelini izler. İçine gömüldüğü karanlığın sebebini yanlış yerde arar ve Basil Hallward’ı öldürür. Vicdanıyla yüzleşmediği takdirde haz için yaptıklarının ona zarar vermeyeceğini düşündüğünde ise resmi yok etme kararı verir. Ressamını öldürdüğü bıçağı, resme sapladığında evden acı bir çığlık yükselir. İçeri girenler, duvarda asılı duran genç ve yakışıklı bir Dorian portresi ile yerde bıçaklanmış vaziyette yatan bir ihtiyar cesedi bulurlar. Çığlığın hangisine ait olduğu ise muammadır. Yazar bu konuda iki ihtimal sunar okuruna fakat iyi bir okur, üçüncü ihtimali düşünebilir: Belki de ne Dorian, ne de portresi… Çığlık, Oscar Wilde’ın derinlerinden yükselmiştir.
Her roman, yazarın kendiyle savaşının meydanlarından biriyse kâh zafer kâh teslim bayrakları dalgalanır sayfalarında. Oscar Wilde bir mektubunda kahramanları için “Basil olduğum, Henry başkalarının olduğumu sandıkları, Dorian ise olmak istediğim kişidir” demiyor mu!
Yani Wilde eserinde kendi varlığını, olmak istediği uğruna yok eder. Sahip olamadığı ihtişam, sahip olduğu kimliğe galip gelir önce. Sonrasında teorilerini geliştirdiği Henry’yi bir kenara iter ve Dorian’la başbaşa kalır. Basil öldüğünde dahi olmak istediği kişi olamamıştır. Oscar Wilde’ın, Dorian Gray’e resminden kurtulmasını söylemesi, bir yazarın kahramanına ettiği bir oyundan başka bir şey değildir. Yazar, sahip olamadıklarıyla yaşanamayacağını fark ettiğinde, her birine karşılık gelen kendini öldürerek onlardan kurtulur. Romandan yazara kalan zafer ve/veya teslim bayrakları ise Oscar Wilde’in erkek melekler motifli mezarında gömülüdür.
Erkek melekler yazarın cinsel kaosuna işaret eder. Ross ile evliliğinden iki çocuk sahibi olmasına rağmen, hem cinsi Douglas ile olan dört yıllık ilişkisinin sınırları aştığı söylenir Wilde’ın. Douglas’ın babasının Oscar’a açtığı davada, yazarın kendi eseri delil olarak kullanılır. Wilde, iki yıllık kürek cezasına çarptırılır. Hapis hayatı boyunca yazdığı ve karısı tarafından sadeleştirilerek yayınlanan mektuplar (De Profundis) aslında Douglas’a yazılmıştır…
Yine Wilde’ın henüz on yaşındaki kız kardeşinin ölümünden fazlasıyla etkilenip saçlarını bir mektup zarfında sakladığı söylenir. Romanda ise Jim Vane karakteri, kız kardeşinin yasını öfkeyle tutan bir ağabeydir.
Dorian’ın hazcı anlayışı vicdanına perdedir. Kendini aklama çabası, Henry’nin haz üzerine kurulu mantığına sığınmasını zorunlu kılar. Bu yapay paradokslar sayesinde intiharına sebep olduğu sevgilisinin bile yasını tutmaktan kurtulur. Oscar Wilde’ın yaşamına bakıldığında vicdan varlığında taşınamayacak olgular göze çarpmaktadır. Birçok uygunsuz ilişkisi, bunlardan kaynaklanan mahkumiyeti, evliliği ve çocuklarından birini kaybedişi… Şu halde, eser boyunca ruhundan kaçan Dorian, Oscar Wilde’ın vicdan savaşını yansıtır demek yanlış olmaz. Hazcılık anlayışı ikisi için de vicdana ters düşen zevklere sahip çıkma yoludur, zira ikisi de birer zevk adamıdır…
Bir yazarın, kahramanında gizlenerek kendini ifşa edişini göstermek için bunca ortak yöne gerek yok aslında. Çünkü sadece gerçekleri delil kabul eden hukuk bile, suçluyu tayin edip cezaya karar verirken yazarın kendi eserini kullanmıştır. “Gayri tabii davranışlar” davası, günahın hukuktaki karşılığıdır; Dorian Gray’in Portresi, günahın insan ruhundaki ilerleyiş resmi…
Goethe ve Genç Werther’in Acıları
Yazmak, kalbin cana kast eden fazlalığından kurtulma çabasıdır. Bu yüzden Werther kalbine sığmayan acısını mektuplara döker. Goethe, başka bir ismin arkasına saklanıp aynı acıyı bir roman olarak yazar.
Werther, Albert’ın nişanlısı Lotte’ye aşık olur. Üstelik Werther, Albert hakkında “Lotte’den sonra hayatta en çok sevdiğim varlık” diye bahsetmektedir! Çünkü Albert, Werther için sevdiğini seven ve sevdiği tarafından sevilendir… Genç aşık, onların ayrılmaması gerektiğine hükmeder. Fakat kalbine sığmayan duygularıyla yazarak dahi baş edemez hale gelir. Albert’ten istediği tabancayı, Lotte’nin gönderdiğini duyduğunda ise kararının onaylandığını anlar: İntihar etmesi gerekmektedir!
Werther sağ gözüne dayadığı silahı ateşleyerek ölür! Başkasının kadınını görüp sevmesine sebep olmuş o günahkar gözlerden birine sıkar kurşunu. Onun ya da Goethe’nin, intihar öncesinde “Ah silah, keşke dürbün şeklinde olsaydın!” diye yakınmadığını kim iddia edebilir?
“İnsanın mutluluğu, nasıl kederinin kaynağı olabilir?” Bu ölümcül sorunun cevabını, Goethe merak ettiği için Werther tecrübe eder. Bu yüzden genç Werther, sevdasıyla değil acılarıyla anılır. Werther’in bir mektubunda “Lotte’yi benim yanımda öpmediği için Tanrı ondan razı olsun!” diye bahsettiği Albert, aynı kadını severken acı çekmeyen kişidir. Werther’in acılarını ise yine sevdiği kadının öbür dünya için sorduğu bir soru dindirecektir: “Var olacağız! Ama Werther, birbirimizi bulacak mıyız? Tanıyacak mıyız birbirimizi?” Sırf bu ihtimal uğruna bir cana son verilebilir, dahası bir aşık kendi canına kıyabilir. Çünkü Goethe’ye göre intihar, aşığın sevdiğine Yaratan huzurunda kavuşmayı beklemesi demektir. Bu yüzden Werther’in intiharı günah değildir. Yine mutluluk ile kederin aynı özden oluşundandır son mektubun son cümlesi: “Tanrı benden aldığı güzel günleri size versin.”
Goethe, 1824’te dostu Eckermann’a yazdığı mektupta şöyle demektedir: “Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim!” Yine yazar, kendi hayatımdan şiir ve gerçek adlı yapıtında Werther’de gizlenen Goethe’ye işaret etmektedir.
Goethe, Wetzlar’da bir baloda tanıştığı Charlotte Buff’a aşık olmuştur. Bu sırada Charlotte, Kestner ile nişanlıdır. 1773’te o ve Albert, hayır Kestner, evlenir. Ama Lotte başlı başına Charlotte değildir. Zira Charlotte mavi gözlü iken, Lotte geceyi andıran gözlerini Maximiliane adında başka bir kadına borçludur. Kadın kahramanlarını hayatına girenlerden özümseyerek oluşturan Goethe’nin onları yazma uğruna sevdiğinden bahsedilir. Kahramanı uğruna sevdiği kadınları terk etmek mümkün müdür? Ayrıca Goethe’nin arkadaşı Jerusalem’in evli bir kadına olan aşkının intihar ile son buluşu yazara bir fikir vermiştir. Kahramanına da bu fikri yazar verecektir.
Werther’in acısı, Goethe’nin 1772 yazındaki aşkının yansımasından başka bir şey değildir. Sahi, yalnız yazar mı acı çekmiştir? Peki, intihar sadece başkasının tecrübesinden kaynaklanan bir fikir midir?
Goethe yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştir. Werther yaşamamış, sevmiş ve çok acı çekmiştir. Goethe yazarak kaçmıştır kanlı sonundan, kurtulmuştur. İntihar Werther’e kalmıştır. Ah Werther panteist bir ressam yerine, fırtına ve coşku çağında bir yazar olsaydı… Ama izin vermedi ki Goethe! İzin verse, Werther de intihar etmeyip yazarak kurtulabilse, Goethe’nin acısı dinmeyecek. Yazar bildi ki; birini öldürmeden kendini öldüremeyecek!
Werther’le, Charlotte’u seven Goethe’yi öldürdü yazar. Kim bilir kimler için sağ kaldı. Kahramanının intiharının günah olmadığını savunarak ise kendini akladı. Ne derse desin, Werther kimine göre günahkâr kimine göre günahsızdı. Ne derlerse desinler Goethe’nin, kahramanına kıyarken herkes için “masum bir katil” olmayı başardığı ortadadır.
En nihayetinde Goethe, kitabının adını Genç Werther’in Acıları koymuştu da ismi bulması zor olmamıştı. Zira kader kitaplarından birinin adı “Goethe’nin acıları”ydı.
Safiye Erol ve Ciğerdelen
Ciğer delen bir roman yazabilmek için nasıl canhıraş, ciğer tırmalayan bir öyküye sahip olmak gerekir! Yine bir yazar tecrübe eder acının en katmerlisini ve kahramanında gizler çektiklerini. Safiye elleriyle ağzını tutup kendini susturduğunda kahramanı Zühre konuşacaktır artık, Zühre ağlamaktan konuşamadığında ise Turhan Tuna.
Safiye Erol, Almanya’da tahsil için ikamet ettiği yıllarda hürriyet mücahidi bir Hintliye tutulur. Sevmekten korkulur mu? Safiye Erol cesur bir Türk kızıdır ve genç mücahidi kalbinin en derinine alırken çekinmemiştir. Yıllar sonra en tekinsiz hislerin aynı kalpte bir gâsık gibi biteceğini kim bilebilirdi! Gâsık; insanın derinlerine saplanıp gömülen ve cana kıymadan çekilip çıkarılması mümkün olmayan kötü diken…
Evlenme hayalleriyle okul bittiğinde, diken baş gösterir aşkın olduğu yerde bitip aşka saplanarak… Hürriyet mücahidi “Benimle gel, memleketime gidelim,” der. “Orada onların bana ihtiyacı var, benim de sana…” Safiye o an iki parçadır, bir yanı vatan diğer yanı sevgilidir, üstelik bu ikisinin birleşimi yine “aşk”tır. Ve kesin cevabını verir: “Olmaz. Benim vatanımın da bana ihtiyacı büyük. Üstelik benim de sana ihtiyacım var.” Cevapla beraber yollar ayrılır. Diken ilk kanı akıtmıştır. Romana da yansıyan bir cümle düşer bizim payımıza: “Senin yolun sağa, benimki sola. Allah’a emanet ol.” Yine romanda Sinan’ın sevdiğine dediği gibi “Çare yok Zühre, bize ayrılık düştü.”
Safiye Erol artık bir İstanbul gazetesince vatanını aşkına tercih eden kadındır. Vatan ve aşk farklı iki unsur mudur ki? Erol, seçimi sırasındaki fırtınayı kendine saklayıp kararındaki manayı kitabına aldığı dizelerle ifade eder:
“Cânı, cânânı bütün varımı alsın da Hüdâ!
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ!…”
Basit bir seçim değildir. Romandaki Zühre karakteri, uğrunda onca çile çektiği sevdiğini tek bir teklifte reddeder. “Savaş var, burası yanıp yıkılacak, benimle gel!” diyen sevgiliye “Köklerim nerede bitmiş ise dallarım da varsın o toprakta çürüsün!” cevabını vermek kolay değildir. Zira sonucu ayrılık olacak seçimin iki ucu da aşktır.
Mektepten memlekete dönen Safiye, yazdığı romanın adını “Ciğerdelen” koyar. Ve yazar: “Ben sana ‘ciğerdelen’ demem de ne derim? Ömrümün manası ciğerimin kanıyla senin destanını yazmakmış.” Bir romanın yazılış sürecinde yazarın on iki kilo verişi böylece açıklanabilir. Yine Safiye’nin bu kitabı yazarken ağlama nöbetleri geçirdiği ve defalarca bayıldığı söylenir. Neden gerçek olmasın? Zira Safiye’nin cümleleri kan kırmızısı, gece karasıdır.
Kanla yazar romanını Safiye Erol, en az kahramanları kadar yüreğinden yaralıdır: “Hangi millet, hangi insan vardır ki defterinde bir “Ciğerdelen” yazılı olmasın.” Sahi, bu kan revan kelimelerle, Hallac-ı Mansur’un bahsettiği aşk namazını kılabilmiş midir Safiye? Abdesti kendi kanıyla aldığı iki rekatlık namazı…
Hem, “Sen bana varımdan fazlasını sarf ettirdin!” diyen sadece Sinan mıdır? Ya da ayrılırken “Hoşça kal. Kendini vebalden sakın. Zira ki Hak yerini bulur,” diyen sadece Zühre mi? Ya romanın sayfalarını birbirine yapıştıran kan, Turhan’a mı aittir? Soruların kesin bir cevabı yok lâkin biliriz; en çok kanayan yürek Safiye’nindir. Çünkü “öyle bir ateşe düşenin encamı ancak kül olmaktır.”
Nazan Yeşim, kıymetli romancının sigarasını ağır ağır kül tablasına batırıp kendini, açarken solan aşk çiçeği ketakiye benzettiğini yazar. Sigarasını söndürerek konuşur Safiye, tıpkı kendi romanındaki kahramanlar gibi… Hepsi yangınının o küçük küllerde sönmesini ummakta… Kim bilir, belki de yazar bunca acıyı sadece bizlere şu öğüdü verebilmek için çekmiştir: “Ey sevilenler! İnsanı hasretle inleten hatıralarla bırakmayın! Sizi sevene kendinizi, böyle ilahi nurunuzu da cisme katarak, son raddeye kadar vermeyin. Yahut, verdinizse bir daha geri almayın.”
Safiye, ciğeri “taptığı eller tarafından” deşilmiş, kan kaybetmektedir. Kâh bayılır kâh ağlamaktan kendini kaybeder. Sadece gönlü değil bizatihi kendisi delik deşiktir. Bu göz yaşları Sinan’ın mıdır, hıçkırıklar Zühre’ye mi aittir? Safiye, Turhan’ın aşkına mı bunca ağlamaktadır? Yazan can çekişir, yazarken. “Ciğerdelen’im elveda!” der “Dilerim Hak’tan, sen de ciğerinden yaralan!” Zorla nefes alır bu sırada, her solukta kan kaybetmektedir. Ve artık yazar bir elinde kalem, diğer eli kanayan böğründe benim satırlarımda bir kahramandır.
Sahi, bir kahraman ne kadar yazar ve bir yazar ne kadar kahramandır?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

KARANLIK ŞARKI

Sabahın kurşunî zeminindeatlısuskun durmuşve atının uzun yelesi rüzgârdadağılıyor Tanrım, Tanrımatlıların durmaması gerekolayihtar edilince. Yanık çitin kenarındakızsuskun durmuşve ince…